5.944K
VISITORS
89

ABOUT ME

Kitaplar benim tutkumdur ve bu tutkunu kâğıda dökmek istedim.Beni takip etmeyi unutmayın...?????

ABOUT ME

Kitaplar benim tutkumdur ve bu tutkunu kâğıda dökmek istedim.Beni takip etmeyi unutmayın...?????
FOLLOWING
You are not following any writers yet.
More

STORY BY Yazar Peri Peri

ACIMASIZ HAYAT+18

ACIMASIZ HAYAT+18

Reads

Lina, şakağında zonklayan keskin bir acıyla ve ciğerlerine yapışan soğuk bir ter tabakasıyla gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Ağzından çıkan her soluk, sanki ciğerlerini yırtarcasına boğazını yakıyordu. Avucunu hızla kapattı; o tünelde tuttuğunu sandığı gümüş anahtarın hissi hâlâ parmak uçlarındaydı ama elini açtığında hiçbir şey yoktu. Sadece kendi tırnaklarının avuç içine saplandığı derin, kızarık izler görünüyordu. Kalbi, göğüs kafesini döven deli bir kuş gibi çırpınmaya devam ediyordu. Başını kaldırıp etrafına bakındı. Yıkılan sütunlar, patlayan camlar, karanlık tüneller ve üzerini kaplayan o basık ölüm kokusu yoktu. İpek çarşafların serili olduğu, yüksek tavanlı, loş ve muazzam büyüklükteki bir yatak odasındaydı. Pencereden içeri sızan sabahın ilk ışıkları, odanın ağır ve pahalı mobilyalarını aydınlatıyordu. Her şey bir rüyaydı... ya da Lina öyle olmasını, zihninin ona oynadığı korkunç bir oyun olmasını umut etti. Derin bir nefes alıp yataktan kalkmaya çalıştı ama dizlerinin bağı çözülmüştü. Zihnindeki sesler, o silah patlamaları, duvarlara sıçrayan kanlar ve Varga denilen o adamın soğuk bakışları bir sis bulutu gibi zihnine çökmüştü. Gördüğü şey bir rüya olabilirdi ama hissettiği dehşet kesinlikle gerçekti. Çünkü o kâbusun içindeki en canlı, en tehlikeli figür, bu odanın tam karşısında, pencerenin kenarında duruyordu. Yiğit Aras. İstanbul'un karanlık yeraltı dünyasının adını fısıldarken bile insanların ürperdiği, kanla yazılmış bir imparatorluğun tek hakimi olan adam. Üzerinde kusursuz kesimli siyah bir takım elbise vardı. Bir elinde tuttuğu viski bardağını hafifçe sallıyor, buzlardan çıkan tıkırtı odadaki o ağır sessizliği bir bıçak gibi kesiyordu. Sırtı Lina'ya dönüktü ama onun uyandığını, nefes alışverişinin değiştiğini hissettiği anlaşılabiliyordu. "Kâbusların canını sıkıyormuş gibi görünüyor," dedi Yiğit Aras. Sesi, rüyasında duyduğu o buz gibi tondan farksızdı. Ağır, kendinden emin ve en ufak bir duygu kırıntısından bile arınmış. Lina yatakta geriye doğru çekildi, sırtını soğuk yatak başlığına dayadı. Çarşafı göğsüne kadar çekti. "Ben... Ben neredeyim? Neden buradayım?" Sesi titriyordu, kontrol edemediği bir korku dalgası boğazını düğümlüyordu. Yiğit Aras yavaşça arkasını döndü. Yüzündeki keskin hatlar, gözlerindeki o karanlık ve derin boşluk Lina'nın nefesini kesti. Rüyasındaki adam tam karşısındaydı; kaşındaki o ince yara izi bile aynen duruyordu. Adam bardağını yanındaki ahşap konsolun üzerine bıraktı ve ağır adımlarla yatağa doğru yürümeye başladı. Her bir adımı, Lina'nın kalbine indirilen bir darbe gibiydi. "Burası benim evim," dedi Yiğit, yatağın ayak ucunda durarak. "Ve sen, tam olarak ait olduğun yerdesin." "Anlamıyorum... Babam nerede? Ben en son evdeydim..." Lina’nın zihni geçmişin parçalarını toplamaya çalışıyordu ama parçalar birleşmek yerine daha da dağılıyordu. Yiğit Aras’ın dudaklarında alaycı, soğuk bir tebessüm belirdi. "Baban..." dedi, ismi söylerken bile iğrenir gibi bir tavırla. "Baban dün gece hayatının en büyük kumarını oynadı, Lina. Ve her zaman olduğu gibi yine kaybetti. Ama bu kez masaya koyduğu şey cebindeki son bozuk paralar ya da o eski arabası değildi." Lina’nın içini bir ürperti kapladı. "Ne... Ne koydu masaya?" Yiğit Aras hafifçe eğildi, gözlerini Lina’nın gözlerine dikti. O gözlerde en ufak bir acıma, bir tereddüt yoktu. "Seni," dedi tek bir kelimeyle. "Baban, ödeyemediği milyon dolarlık kumar borçlarının, o pislik battaniyesinin altına sakladığı sahte hayatının karşılığında seni bana sattı." Lina duyduğu şeyle donakaldı. Beyni bu cümleyi işlemek istemiyordu. Bir baba, kendi öz kızını bir borç kağıdı gibi başkasına devredebilir miydi? "Yalan söylüyorsun!" diye bağırdı, sesinin kırılmasına engel olamayarak. "Babam böyle bir şey yapmaz! Sen bir canavarsın, beni kaçırdın! Polis çağıracağım, buradan gideceğim!" Yataktan fırlamaya çalıştı ama Yiğit Aras tek bir seri hareketle Lina’nın bileğini yakaladı. Parmakları çelik bir kelepçe gibi Lina’nın narin bileğini kavradı. Canı yanmıştı ama bundan daha çok, adama dokunduğu an yayılan o dondurucu soğukluk canını yakıyordu. Yiğit, Lina’yı sarsmadan ama kaçmasına da asla izin vermeyecek bir sertlikle durdurdu. "Polis mi?" diye fısıldadı Yiğit, yüzünü Lina’nın yüzüne iyice yaklaştırarak. "Bu şehirde polisler bile benim sokağımdan geçerken başlarını öne eğerler, Lina. Baban imzalı senetleri, senin üzerindeki tüm haklarını devrettiğine dair belgeleri kendi eliyle imzaladı. Karşımda ağlayıp yalvardı. 'Kızımı al, yeter ki beni öldürme' dedi. O çok sevdiğin, sığındığın baban, kendi canı için seni bu karanlığa kurban etti." Lina’nın gözlerinden ilk damla süzüldü. Yanaklarını yakan bu yaşlar, gerçeğin kabullenişiydi. Biliyordu... Babasının kumar tutkusunu, borç batağında yüzdüğünü, eve gelen tefecileri biliyordu ama bu kadarını, bu kadar alçakça bir satışı asla tahmin edemezdi. Rüyasında gördüğü o ihtişamlı ama kanlı malikane, o silah sesleri, o kovalamaca... Hepsi zihninin ona sunduğu bir kaçış ya da olacakların karanlık bir kehanet

Updated at

Read Preview
ASKER

ASKER

Reads

Tanıtım İstihbarat, sınırın 40 kilometre derinliğinde, hain bir örgütün lider kadrosunun katılımıyla büyük bir toplantı yapılacağını bildirir. Operasyon emri bizzat Ankara’dan gelir. Fırtına Timi, helikopterle gecenin karanlığında sızma harekatı gerçekleştirir. Hava buz gibidir, dağların zirveleri dumanlıdır.Asena, timin ilerleyişini kolaylaştırmak için hakim bir tepede, kayalıkların arasına gizlenir. Vizöründen gece görüşüyle etrafı tararken, Alparslan ve adamları vadi tabanındaki mağara kompleksine doğru ilerlemektedir. Her şey planlandığı gibi gitmektedir, ta ki telsizden sızan bir cızırtı her şeyi altüst edene kadar. İstihbarat yanıltıcıdır; pusuya düşmüşlerdir.Vadinin dört bir yanından ağır silahlarla ateş açılır. Alparslan, timini korumak için hızla emirler yağdırırken, Asena tepeden peş peşe yaptığı nokta atışlarıyla teröristlerin ağır silahçılarını etkisiz hale getirir. Her tetiğe basışında kalbi Alparslan için çarpmaktadır. "Alparslan, saat iki yönünde doçka var, hareket etme!" diye bağırır telsizden. Rütbeler unutulmuş, can pazarı başlamıştır. Alparslan, Asena’nın koruma ateşi sayesinde timini kayalıkların arkasına çekmeyi başarır. Ancak düşman sayıca çok üstündür ve timin geri çekilme yolları patlayıcılarla kapatılmıştır.Kısım III: En Ağır Karar ve Asena’nın DirenişiÇatışma saatlerce sürer. Timin mühimmatı tükenmek üzeredir. Sıhhiye Murat yaralanmış, telsiz bağlantısı kopma noktasına gelmiştir. Destek kuvvetlerin gelmesi, hava muhalefeti ve yoğun uçaksavar ateşi nedeniyle en az iki saat sürecektir. İki saat, o vadideki her bir asker için bin ölüm demektir.Asena, bulunduğu yüksek tepeden durumun vehametini görür. Eğer birileri düşmanın dikkatini başka yöne çekmez ve uçaksavar mevzisini yok etmezse, ne tim kurtulabilecektir ne de gelecek olan destek helikopterleri iniş yapabilecektir. Kendi bulunduğu tepe, stratejik olarak tüm vadiye hakimdir ancak aynı zamanda düşmanın hedefi haline gelmesi an meselesidir.Asena telsiz mandalına basar. Sesi, silah seslerinin arasında inanılmaz bir sakinlikle yankılanır:"Fırtına 1, ben Fırtına 2. Düşmanın ana grubunu üzerime çekiyorum. Siz vadinin batı koridorundan sıyrılın. Destek helikopterlerinin rotasını temizleyeceğim."Alparslan, duyduğu sözlerle deliye döner. Gözü kararmış, siperden fırlamak üzereyken Başçavuş onu zorla tutar. "Hayır Asena! Olmaz! Derhal mevzini terk et ve geri çekil! Bu bir emirdir!" diye kükrer telsize.Asena, vizöründen son kez Alparslan’ın olduğu kayalığa bakar. Yüzünde hüzünlü ama gururlu bir tebessüm belirir. "Bu emir bu dağlarda geçmiyor komutanım. Babam bana vatan sıkışınca canın bir teferruat olduğunu öğretti. Hakkını helal et, Alparslan’ım... İlk ve son aşkım."Kısım IV: Şahadete YürüyüşAsena, telsizini kapatır. Artık sadece o, tüfeği ve vatanı vardır. Saklandığı kayalıktan çıkarak açık hedef olmayı göze alır ve peş peşe ateş açarak düşman birimlerini kendi tepesine doğru çekmeye başlar. Teröristler, vadideki timi bırakıp tüm güçleriyle Asena’nın olduğu tepeye yoğunlaşırlar. Roketler, havan mermileri Asena’nın etrafındaki kayaları paramparça eder.Asena yaralanır. Sol omzundan sızan kan, üzerindeki şanlı üniformayı boyar. Canı yanmaktadır ama o, acıyı hissetmeyecek kadar büyük bir trans halindedir. Son mermisine kadar savaşır. Düşman tepeye yaklaştığında, yanında taşıdığı ağır patlayıcıların pimini çeker. Çevresi sarılmıştır. Son nefesinde gökyüzüne bakar; dolunay parlamaktadır, tıpkı Türk bayrağındaki hilal gibi."Vatan sağ olsun!" diye haykırır.Büyük bir patlama dağın zirvesini aydınlatır. Asena, gökyüzüne, babasının ve binlerce şehidin yanına uçmuştur. Arkasında temiz bir gökyüzü ve kurtulmuş bir tim bırakarak...EPİLOG: TOPRAKTA AÇAN ÇİÇEKLEROperasyonun üzerinden üç ay geçmiştir. Fırtına Timi, Asena’nın açtığı koridordan sağ salim çıkmış ve gelen destekle düşmanı imha etmiştir. Ancak Alparslan için zaman o gece, o dağda durmuştur.Ankara’daki Cebeci Şehitliği... Hava hafiften yağmurludur. Alparslan, üzerinde tören üniforması, göğsünde madalyalarıyla bir mezar taşının önünde dimdik durmaktadır. Mezar taşında yazmaktadır: “Şehit Üsteğmen Asena Yılmaz – Ruhuna Fatiha.”Alparslan yavaşça diz çöker. Cebinden, operasyondan önce Asena’ya vermek üzere aldığı ama asla veremediği gümüş alyansı çıkarır. Alyansı, mezarın üzerine bırakılan taze kırmızı karanfillerin yanına koyar. Gözlerinden akan yaşlar, yağmur damlalarına karışır."Görevi tamamladık Asena," der fısıltıyla. "Düşman temizlendi, vatan selamette. Ama benim kalbim o dağda, senin yanında kaldı. Şimdi her operasyonda, her tetik düşürüşümde seni göreceğim gökyüzünde. Bekle beni sevgilim, fırtına dindiğinde, ben de yanına geleceğim."Alparslan ayağa kalkar, topuklarını birbirine vurur ve şanlı şehidine, hayatının aşkına, vatanın asil kızına selam durur. Rüzgar, şehitliğin üzerindeki Türk bayrağını dalgalandırırken, Asena’nın ruhu sanki o rüzgarla Alparslan’ın saçlarını okşar. Onların aşkı toprağa gömülmemiş, vatanın harcına karışmıştır

Updated at

Read Preview
TÖRENİN GÖLGESİNDE AŞK+18

TÖRENİN GÖLGESİNDE AŞK+18

Reads

Mezopotamya'nın kadim topraklarında bazı çocuklar dünyaya gözlerini açtıkları anda yalnızca bir aileye değil, yüzyıllardır süregelen bir geleneğe de doğarlar. Onların kaderi daha ilk nefeslerinde yazılır. Seçecekleri hayat, kuracakları hayaller ve sevecekleri insanlar kendilerine ait değildir. O topraklarda aşk, çoğu zaman törenin gölgesinde kalır; mutluluk ise uğruna mücadele edilmesi gereken en büyük savaşa dönüşür.Baran Karaca, adının ağırlığını omuzlarında taşıyarak büyüdü. Çocuk yaşta öğrendiği ilk gerçek, güçlü olmanın bir tercih değil, mecburiyet olduğuydu. Bir aşiretin tek varisi olarak yetiştirilen Baran, duygularını göstermenin zayıflık sayıldığı, merhametin ise affedilmeyen bir kusur olarak görüldüğü bir dünyanın içinde yaşamayı öğrendi. Yıllar geçtikçe sert mizacı, sarsılmaz duruşu ve verdiği sözden asla dönmeyen karakteriyle çevresindeki herkesin saygı duyduğu, aynı zamanda çekindiği bir adama dönüştü.Onun için hayat; sadakat, onur ve sorumluluk demekti. Aşk ise yalnızca başkalarının yaşadığı bir masaldan ibaretti.Zümra ise aynı coğrafyada bambaşka hayaller kurarak büyüdü. Kitapların arasında kendine küçük bir dünya kuran genç kadın, bir gün kendi ayakları üzerinde durabileceğine, kendi kararlarını verebileceğine inanıyordu. İçinde taşıdığı umut, yaşadığı kasabanın dar sokaklarından çok daha büyüktü. Ancak bazen en güzel hayaller bile, insanların kurduğu acımasız düzen karşısında sessizce yıkılır.Ailesinin yıllar önce yaptığı bir hata, Zümra'nın hayatını geri dönülmez biçimde değiştirecek bir kararın alınmasına neden olur. İki aşiret arasında yeniden büyümeye başlayan düşmanlığı sona erdirmenin tek yolu, yıllardır süregelen bir berdel evliliğidir. Kimse genç kadının ne istediğini sormaz. Çünkü törenin hüküm sürdüğü yerde kadınların sesi çoğu zaman duyulmaz.Baran da bu evliliği istemez.Zümra da...Fakat bazen kader, iki yabancıyı aynı yola çıkmaya mecbur bırakır.Birbirlerini ilk kez gördükleri anda ne büyük bir aşk hissederler ne de masallardaki gibi zaman durur. Aksine, ikisi de karşısındaki insanın kendi özgürlüğünün önündeki en büyük engel olduğunu düşünür. Baran, Zümra'nın gözlerindeki korkusuzluğu fark eder. Zümra ise Baran'ın sert bakışlarının ardına gizlediği derin yalnızlığı hissetmeye başlar.Aynı çatı altında yaşamaya başladıkları ilk günden itibaren ikisi de görünmeyen bir savaşın içine sürüklenir.Baran, bir yanda aşiretinin yükünü taşırken diğer yanda ilk kez kalbinin sesini dinlemek ister. Zümra ise kendisine biçilen kaderi kabullenmek yerine kendi hayatını kurmaya çalışır. Aralarındaki mesafe her geçen gün biraz daha azalırken, konağın taş duvarları yıllardır saklanan sırları birer birer ortaya çıkarmaya başlar.Çünkü bu evlilik yalnızca iki insanı değil, onlarca yıllık hesaplaşmayı da yeniden gün yüzüne çıkaracaktır.Geçmişte işlenen bir cinayet...Yıllardır saklanan bir ihanet...Kan davasını körükleyen büyük bir yalan...Ve herkesin sustuğu tek bir gerçek...Baran ile Zümra, birbirlerine güvenmeyi öğrendikçe çevrelerindeki insanların gerçek yüzleri de ortaya çıkacaktır. Dost sandıkları kişiler düşmana dönüşecek, düşman bildikleri insanların ise hiç beklemedikleri fedakârlıklarına tanık olacaklardır.Fakat asıl sınav, birbirlerini sevmeye başladıkları gün başlayacaktır.Çünkü bazı aşklar yalnızca iki insanın değil, koskoca bir aşiretin kaderini değiştirir.Baran, ilk kez sevdiği kadını koruyabilmek için büyüdüğü bütün kuralları sorgulayacaktır. Zümra ise korkularının üzerine yürüyerek yalnızca kendi hayatı için değil, kendisinden sonra gelecek bütün kadınlar için mücadele edecektir.Ancak töre, kolay kolay yenilmez.İhanet, hiç beklenmeyen yerden gelir.Geçmiş ise unutulduğunu sandığınız anda yeniden karşınıza çıkar.Her kararın ağır bir bedeli vardır.Her sessizliğin ardında saklanan bir çığlık...Her gülümsemenin altında gizlenen bir yara...Ve her büyük aşkın önünde aşılması gereken sayısız engel...Baran ile Zümra'nın hikâyesi yalnızca iki insanın birbirine âşık olmasının hikâyesi değildir. Bu, aile bağları ile vicdan arasında sıkışıp kalan insanların, törenin gölgesinde yaşamaya mahkûm edilen kadınların, geçmişin yükünü omuzlarında taşıyan erkeklerin ve umut etmekten vazgeçmeyen kalplerin hikâyesidir.Kimi zaman bir bakışın, kimi zaman söylenemeyen tek bir cümlenin, kimi zaman da sessizce uzatılan bir elin değiştirdiği hayatlara tanıklık edeceksiniz.Bu hikâyede aşk, yalnızca kalpleri değil; yıllardır örülen duvarları da yıkmaya çalışacak.Fakat hiçbir duvar, ardında sakladığı sırlar ortaya çıkmadan yıkılmaz.Baran ile Zümra'nın kaderi de tam burada başlayacak.Biri, doğduğu günden beri başkalarının yükünü taşımaya mahkûm edilmiş güçlü bir adam...Diğeri ise özgürlüğünden vazgeçmeyen cesur bir kadın...Onları bir araya getiren şey aşk değil, kaderdi.Fakat kaderin yazdığı her hikâye,

Updated at

Read Preview
YASAK TUTKU +18

YASAK TUTKU +18

Reads

Aşk bazen günahların en büyüğüdür ama insanı yakıp kavuran o en tatlı günaha karşı koymak imkânsızdır. Kurallar sıradan hayatlar yaşayanlar için yazılmıştır; oysa onların kaderi, kuralların bittiği ve sadece birbirlerinin istisnası oldukları o tehlikeli çizgide kesişti. Ona dokunmak, onun teninin sıcaklığını hissetmek baştan aşağı yasaktı. Ancak o yasak sınır geçildikten sonra, onsuz nefes almak, onsuz yaşamak artık büsbütün imkânsız bir kor haline geldi. Bir tarafta sarsılmaz duvarlar ve toplumun dayattığı zorunluluklar, diğer tarafta ise yatak odasının karanlığında, kırmızı güllerin ve mum ışıklarının gölgesinde harlanan o karanlık arzu... Bu sıradan bir aşk hikayesi değil; iki tenin birbirine mühürlendiği, sırların tehlikeyle harmanlandığı ve her dokunuşta uçurumun kenarına biraz daha yaklaşılan soluksuz bir yüzleşme. Kalbinizin ritmini değiştirecek, sizi tutkunun en derin ve en gizemli dehlizlerine çekecek bu hikayede, Peri'nin kaleminden dökülen her kelimeyle ruhunuzun da o alevlerin arasında eridiğini hissedeceksiniz. Şimdi arkaya yaslanın, tüm kuralları unutun ve bu tehlikeli, nefes kesici günaha ortak olun.

Updated at

Read Preview
İKİ KARDEŞ+18

İKİ KARDEŞ+18

Reads

Karadeniz’in o bitmek bilmeyen, göğün yedi kat yukarısına uzanan sisli dağlarının arasında, yeşilin her tonunun insana hem nefes hem de keder verdiği bir köy vardı. Çatallı Köyü derlerdi oraya. Yamaca kurulu, evlerin birbirine uzak ama dedikoduların birbirine rüzgardan hızlı ulaştığı, toprağı dik, insanı dik kafalı bir yer. İşte bu köyün en dik yamaçlarından birinde, ahşap ve taş karışımı iki katlı eski bir Karadeniz evi yükselirdi. O evde, isimleri suların berraklığından ve gecenin karanlığından gelen iki kız kardeş yaşardı: Nehir ve Gece.Büyük olan Nehir’di, yirmi yaşındaydı. İsmi gibi çağlayıp akması, bendini yıkıp geçmesi beklenirdi belki ama kader onun önüne öyle büyük taşlar yığmıştı ki, Nehir sadece kendi içine akan, derin ve sessiz bir göle dönüşmüştü. Küçük olan ise on sekiz yaşındaki Gece’ydi. Ablasının aksine, o kapkaranlık isminin altında her an patlamaya hazır bir volkan, haksızlığa karşı duran bir fırtına saklardı. Nehir doğduğunda babası Aslan, "Bu uşak pir nehir gibi aksun, bereket getursun yurdumuza," demişti. İki yıl sonra Gece doğduğunda ise, dışarıda göz gözü görmeyen bir Karadeniz fırtınası vardı, gökyüzü zifiri karanlıktı. Annesi Emine, "Yine mi kiz doğurdum, bahtı da bu gece gibi kara olsun bari," diyerek fırlatmıştı adını ortaya.Bu iki kız kardeşin hayatı, dışarıdan bakıldığında Karadeniz’in o eşsiz doğası içinde sakin akan bir su gibi görünse de, o ahşap evin duvarları ardında bitmek bilmeyen bir zulmün, aşağılanmanın ve sevgisizliğin gölgesindeydi. Nehir ve Gece, doğdukları günden beri anne ve babalarının gözünde birer "hata", birer "fazlalık" ve en acısı da birer "yük" olarak büyütülmüşlerdi. Erkek çocuk özlemiyle yanıp tutuşan baba Aslan ve kocasına bir erkek evlat veremediği için tüm hıncını kızlarından çıkaran anne Emine, bu iki fidanı her gün sözleriyle, bakışlarıyla döverek büyütmüşlerdi.Ancak Nehir’in omuzlarında, Gece’ye göre çok daha ağır bir yük vardı. Nehir doğuştan gelen, sol bacağındaki ve kalbindeki bir rahatsızlıkla maluldu. Bir bacağı diğerine göre biraz daha kısa ve zayıftı, yürürken hafifçe aksar, hızlı yürüdüğünde ya da heyecanlandığında göğsünün sol tarafına amansız bir sancı saplanırdı. Kalbi, bu dünyadaki kötülüklere dayanamayacak kadar yorgundu daha yirmi yaşında. Karadeniz’in o dik patikalarını tırmanırken nefesi kesilir, durup soluklanmak zorunda kalırdı. İşte bu rahatsızlığı, babası Aslan için en büyük utanç kaynağıydı.Aslan, köy kahvesinde oturduğunda başını öne eğen, "Bir sağlam uşak veremedun bana," diye karısına hırlayan gaddar bir adamdı. Nehir’e hiçbir zaman ismiyle seslenmezdi. Ya "topal" derdi ya da "eksük". Evin içinde Nehir’in ayak sesleri duyulduğunda, o ahşap zemin hafifçe gıcırdadığında Aslan kükrerdi:"Yine ne tıkırdatursun o sakat ayağuni? Yer kaplayisun yeryüzünde, bereketsuz şay! Bi işe yaraduğun yok, kurutun bizi burada!"Annesi Emine de kocasından geri kalmazdı. Sabahın köründe çay bahçesine gitmeden önce Nehir’in odasının kapısını tekmeyle açar, yatakta nefes almakta zorlanan kızının üzerine yürürdü:"Kalk ula kalk! Geberemedun gittun başımıza! Bak o sakat halunla çay sepetini sırtlayamayisun, bari evun buni muni yap! Ha bu yaşa geldun, seni kim alsin bu bacakla? Evde kalup ekmeğumi yiyecesun daha ne kadar? Haçan seni doğuracağıma taşa doğursaydım da ocağum tüteydi!"Nehir bu sözleri her duyduğunda, kalbindeki o ince sızı büyür, boğazına bir düğüm otururdu. Ama o tek bir kelime bile etmezdi. Gözlerini yere indirir, babasının ve annesinin yüzüne bakamazdı. Çünkü Karadeniz’in o hırçın dalgaları gibi esen bu öfkenin karşısında duracak ne dermanı vardı ne de takati. O, kaderine boyun eğmiş, sessizce akan bir nehir gibi acısını içine gömerdi.Ama Gece öyle değildi. Gece, adının aksine bir kıvılcımdı. Ablasına yapılan her haksızlıkta, ona söylenen her ağır sözde içi parça parça olur, gözlerinden ateş fırlardı. Henüz on sekiz yaşındaydı, hayatın sillesini erken yemişti ama ruhu hala teslim olmamıştı. Anne ve babasının bu acımasızlığına karşı durabilen tek kişiydi o evde. Ne zaman Aslan, Nehir’e bağırsa, Gece hemen ablasının önüne siper olur, o küçük gövdesiyle dev gibi babasına kafa tutardı.Yine böyle bir kış akşamı, dışarıda fırtına uğuldarken, ahşap evin oturma odasında soba zar zor yanıyordu. Nehir, titreyen elleriyle babasına çay götürürken, ayağı eşiğe takılmış ve tepsideki sıcak çay Aslan’ın dizlerine dökülmüştü. Aslan acıyla yerinden fırlamış, koca elini havaya kaldırıp Nehir’in suratına indirmek üzere hamle yapmıştı."Seni gebertur kopek ederim! Bi bardaği tutamayisun, ha bu sakat elunle ayağun kurusun da kurtulayum senden!" diye kükremişti Aslan.Tam o sırada odanın kapısından bir fırtına gibi giren Gece, babasının kolunu tutmuş, onu tüm gücüyle geriye doğru itmişti. On sekiz yaşındaki bir kızın gücü babasını sarsmaya yetmezdi belki ama o gözlerindeki cesaret Aslan’ı bir an duraklatmıştı."Dokunma ona!" diye bağırmıştı Gece, Laz şivesinin en hırçın tonuyla. "Yeter da, yeter! Ne istersun ablamdan? Onun suçi ne? Onu bu hale geturen

Updated at

Read Preview
NEFRETLE BAŞLAYAN AŞK+18

NEFRETLE BAŞLAYAN AŞK+18

Reads

Yağmur, eski ve rutubetli evin ahşap pencerelerini döverken çıkardığı o tiz sesle, gecenin kâbus dolu sessizliğini bölüyordu. Küçük odanın köşesindeki yıpranmış koltuğuna büzülmüş olan Derin, ellerini göğsünün üzerinde birleştirmiş, kalbinin gürültüsünü yatıştırmaya çalışıyordu. Kalbi, tıpkı fırtınaya yakalanmış serçe kanadı gibi çırpınıyordu; öyle hızlı, öyle çaresizdi ki nefes almak her geçen saniye daha da zorlaşıyordu. Derin, hayatı boyunca cesur bir insan olmamıştı. Küçük bir yüksek sesle irkilen, karanlıktan korkan, gölgelerin bile kendisini takip ettiğini sanan, çıtkırıldım ve son derece ürkek bir kızdı. Dünyanın sertliğiyle nasıl baş edeceğini asla bilememiş, hep kendi içindeki o kırılgan kabuğun arkasına saklanmayı seçmişti. Fakat şimdi, sığınacağı tek bir kabuk dahi kalmamıştı.​Küflü duvar kâğıtlarının üzerindeki soluk çiçek desenlerine dikmişti gözlerini. Zihni, bir saat öncesine kadar duyduğu o korkunç konuşmayı unutmaya çalışsa da her kelime zihnine bir damga gibi kazınmıştı. İçeride, salonun o ağır sigara dumanı kokan havasında, babasının o yalvaran, sefil sesi yankılanmıştı. Babası Salim, yıllardır ruhunu kumar masalarında satan, alkol kokusuyla yoğrulmuş, aileyi aşama aşama yok eden bir adamdı. Derin, babasının borçları yüzünden evdeki eşyaların tek tek satılışına, annesinin kahrından eriyip gitmesine şahit olmuştu. Fakat hiç bu kadar ileri gidebileceğini düşünmemişti. Bir insanın, kendi öz kızını bir kâğıt parçası gibi, masadaki son zarın karşılığı olarak verebileceği aklının ucundan bile geçmezdi.​"Benim başka hiçbir şeyim kalmadı, Devrim Bey," demişti babası fısıltıyla, titreyen sesi dumanlı odada dağılırken. "Evi satamam, ipotekli. Arabayı zaten aldınız. Elimde bir tek kızım var... Derin. Pırıl pırıldır, masumdur. Borcun hepsini sil, kız senin olsun."​Derin, o an odasında kapının arkasına sinmişken duyduğu bu sözlerle dizlerinin üzerine düşmüştü. Soğuk zemin dizlerini yakarken, elini ağzına bastırıp çığlığını boğazına hhapsetmişti. "Kız senin olsun." Tıpkı satılık bir eşya, bir torba kömür ya da ödenmemiş bir faturanın karşılığı gibi. Ama en kötüsü bu değildi. En kötüsü, babasının bu teklifi kime yaptığıydı: Devrim Karadağ.​Devrim Karadağ adını bu şehirde duymayan tek bir insan bile yoktu. Yeraltı dünyasının, karanlık işlerin, kanlı hesaplaşmaların ve geçit vermez bir otoritenin adıydı o. Kimse onun yüzüne bakmaya cesaret edemez, geçtiği yerlerde rüzgâr bile sanki fısıldamayı keserdi. Acımasızlığı, soğukkanlılığı ve kurduğu o karanlık imparatorlukla herkesin kabusu haline gelmiş bir adamdı. Ve şimdi, o adamın adamları ve belki de kendisi, birkaç dakika içinde kapıdan içeri girecek, Derin’i bu harabe evden alıp kendi karanlığına sürükleyecekti.​Derin’in parmakları elbisesinin eteğini sıkmaktan bembeyaz kesilmişti. Tırnakları etine batıyordu ama duyduğu fiziksel acı, zihnini kaplayan o devasa korkunun yanında hiçbir şeydi. Kapı birden gıcırdadı. Derin sıçrayarak gözlerini yumdu, vücudu o kadar şiddetle titriyordu ki dişlerinin birbirine vurma sesi küçük odada yankılanıyordu.​Salondan heavy footsteps — ağır, kararlı ve otoriter adım sesleri gelmeye başladı. Derin gözlerini hafifçe araladı. Odanın kapısı tam olarak açık değildi ama aralıktan salona bakan açıda, kapının eşiğinde duran o uzun, heybetli gölgeyi görebiliyordu. Devrim Karadağ, siyah pahalı kabanı, kusursuz kesim takımı ve yüzünü gölgede bırakan o keskin hatlarıyla salonda dikiliyordu. Odaya adım attığı an, zaten kasvetli olan evin havası bir anda buz kesti. İki yanında iri kıyım, elleri ceketlerinin iç cebinde bekleyen iki adam duruyordu.​Babasının sesi bir kez daha duyuldu. Bu ses öyle ezik, öyle tiksindiriciydi ki Derin gözlerini tekrar kapatmak istedi. "İşte... dediğim gibi Devrim Bey. Senetleri yırtarsan, kız senin. Ne istersen yap. Hizmetçin yap, kölen yap... Borç bitsin yeter ki."​Devrim Karadağ hemen cevap vermedi. Salonda ağır bir sessizlik oluştu. Sadece yağmurun sesi ve Salim'in hırıltılı nefes alıp verişleri duyuluyordu. Devrim, yavaşça eldivenli eliyle sigarasını çıkardı, yaktı. Dumanı yavaşça tavana doğru üfledikten sonra, sesi bir bıçak kadar keskin ve soğuk bir tonla salonda çınladı:​"Sen nasıl bir adamsın Salim? Kendi kanını, kendi canını bir kumar masasındaki zarın bedeli olarak satacak kadar düşebildin mi gerçekten?"​Salim kekeledi. "Ben... Ben başka çare bulamadım Devrim Bey. Siz parayı istersiniz, bende para yok. Ama kızım var. Güzeldir, masumdur..."​"Sus," dedi Devrim. Sesindeki ton değiştirmeyen ama ağırlığıyla insanı ezen o güç, Salim’i anında susturdu. "Senin sefilliğin beni ilgilendirmez. Ama ben verdiğim söze ve aldığım karşılığa bakarım. Senetler yansın istiyorsun, öyle mi?"​Devrim arkasındaki adama küçük bir işaret yaptı. Adam koynundan bir dosya çıkarıp masaya, o kirli örtünün üzerine bıraktı. Salim’in gözleri hırsla açıldı. Fakat Devrim Karadağ başını çevirip tam da Derin’in saklandığı odanın kapısına doğru baktı. O karanlık, derin bakışlar sanki ahşap kapıyı delip Derin’in tam kalbine sa

Updated at

Read Preview
KUMA +21

KUMA +21

Reads

Birbirinden tamamen farklı iki kadının, aynı çatı altında kesişen kaderlerini ve sessiz çığlıklarını anlatan sarsıcı bir hikayeye davetlisiniz. Geleneklerin, törelerin ve kaçınılmaz yazgıların gölgesinde şekillenen bu romanda, köklü bir geçmişe sahip Anadolu köyünün taş duvarları arasında yaşanan gizli acılara tanıklık edeceksiniz. Zamanın ötesinden gelen bir halı motifinin ilmek ilmek işlediği hüzün, karakterlerin gözyaşlarında ve duruşlarında hayat buluyor. Kitabın kapağında yer alan o hüzünlü ve mağrur bakışlar, aslında anlatılmamış binlerce hikayenin, bastırılmış duyguların ve fedakarlıkların somut birer yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Peri Peri’nin güçlü kalemi, insan ruhunun en derin dehlizlerine inerek, okuyucuya sadece bir kurgu sunmakla kalmıyor, aynı zamanda toplumsal gerçeklerin aynasını tutuyor.Evin avlusunda oturan iki kadının duruşu, aralarındaki sessiz ama derinden hissedilen bağı ve her birinin omuzlarında taşıdığı ağır yükü gözler önüne seriyor. Biri gençliğinin baharında hayallerinden vazgeçmek zorunda kalmış, diğeri ise yılların verdiği yorgunluk ve geleneklerin yüklediği sorumlulukla katılaşmış ama içten içe kanayan iki yürek. Bu iki hayatın tek bir evde, ortak bir kaderde nasıl birleştiğini, çatıştığını ve zamanla nasıl birbirinin sığınağı haline geldiğini okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. Arka planda uzanan sisli dağlar ve eski köy evleri, karakterlerin içsel yalnızlığını ve yaşadıkları coğrafyanın sert kurallarını simgeliyor. Dokuma tezgahının başında geçen saatler, aslında sadece iplerin değil, kırılmış umutların ve yeniden inşa edilmeye çalışılan hayatların birer sembolü olarak romanda yerini alıyor.Kuma, sadece bir zorunluluğun ya da dayatmanın romanı değil; aynı zamanda kadının kadını anlama, iyileştirme ve birlikte var olma mücadelesinin de destansı bir anlatımıdır. Peri Peri, kelimeleriyle adeta bir ressam gibi çalışarak, Anadolu'nun kalbinden kopup gelen bu hikayeyi tüm çıplaklığı ve çarpıcılığıyla aktarıyor. Kitabın sayfalarını çevirirken her bir karakterin nefesini ensenizde hissedecek, avludaki toprağın kokusunu içinize çekecek ve kilim desenlerinin ardına gizlenmiş sırları çözmeye çalışacaksınız. Gizemli geçmişlerin, geleceğe dair belirsizliklerin ve her şeye rağmen ayakta kalmaya çalışan güçlü kadın karakterlerin sürükleyici öyküsü, okuyucunun hafızasında uzun süre silinmeyecek izler bırakacak cinsten.Bu kitap, sessiz kalmayı seçenlerin ya da sesini duyuramayanların gür çığlığı olmayı hedefliyor. Her bölümünde farklı bir duygu yoğunluğu barındıran eser, fedakarlığın, kıskançlığın, kabullenişin ve en nihayetinde sevginin farklı yüzlerini keşfetmenizi sağlayacak. Yaşanan tüm dramatik olaylara rağmen umudun yeşerecek bir çatlak bulduğu bu topraklarda, kaderin oyunlarına karşı durmaya çalışan ruhların mücadelesine hayran kalacaksınız. Sürükleyici anlatımı, derin karakter tahlilleri ve etkileyici atmosferiyle bu roman, kütüphanenizin en özel köşesinde yer almayı fazlasıyla hak ediyor. Kapaktaki o derin ve anlamlı bakışların arkasındaki dünyayı keşfetmek, iki kadının ortak yalnızlığına ortak olmak ve hayatın acı-tatlı gerçekleriyle yüzleşmek için bu eşsiz edebi yolculuğa çıkmaya hazır olun.

Updated at

Read Preview
YASAKLI KADER+18

YASAKLI KADER+18

Reads

Bazı aşklar kader tarafından yazılır...Bazıları ise kadere rağmen yaşanır.Karan, doğduğu günden beri ailesinin kurallarına göre yaşayan bir adamdı. Güçlüydü, korkusuzdu ve insanların gözlerinde bir efsaneydi. Adının geçtiği yerde herkes susar, onun verdiği kararlar sorgulanmadan kabul edilirdi. Çünkü Karan yalnızca bir adam değildi; nesiller boyunca süren bir düzenin, büyük bir ailenin ve değiştirilemez kuralların temsilcisiydi.Hayatı boyunca ona öğretilen tek şey vardı:Aile her şeyden önce gelirdi.Kurallar asla çiğnenmezdi.Ve kalp hiçbir zaman akıldan üstün tutulmazdı.Fakat insan bazen en büyük savaşını düşmanlarına karşı değil, kendi kalbine karşı verir.Karan bunu çok geç öğrenecekti.Hayatına beklenmedik bir şekilde giren genç kadın, onun yıllardır inşa ettiği duvarları birer birer yıkmaya başlayacaktı. Güzelliğiyle değil, gözlerinin ardında sakladığı cesaretiyle dikkat çeken bu kadın, Karan'ın alışık olduğu herkesten farklıydı. Boyun eğmiyor, korkmuyor ve onun karşısında başını eğmeyi reddediyordu.İlk karşılaşmaları bir tesadüften ibaretti.İkinci karşılaşmaları kaderin oyunu.Üçüncü karşılaşmaları ise geri dönüşü olmayan bir başlangıçtı.Fakat ikisinin de bilmediği bir gerçek vardı.Bu aşk yalnızca yasak değildi.Aynı zamanda tehlikeliydi.Çünkü geçmişte gömülü kalan sırlar, yıllar önce verilen sözler ve aileler arasında kurulan görünmez bağlar onları hiç beklemedikleri bir uçurumun kenarına sürüklüyordu.Bir yanda görevleri...Bir yanda kalpleri...Bir yanda aileleri...Bir yanda aşkları...Karan her geçen gün biraz daha çıkmazın içine sürüklenirken, genç kadın da hayatının en büyük gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacaktı. Çünkü bazen insanın kim olduğunu belirleyen şey geçmişi değil, verdiği kararlar olur.Ama bazı kararların bedeli ağırdır.Çok ağır...Bir gecede değişen hayatlar, ortaya çıkan sırlar ve kurulan tehlikeli ittifaklar her şeyi altüst edecekti.Karan'ın ailesi onun geleceğini çoktan planlamıştı.Onun kimi seveceğine...Kiminle evleneceğine...Hangi yolu seçeceğine...Onlar karar vermişti.Ancak hesaba katmadıkları bir şey vardı.Aşk.Çünkü aşk, en güçlü kuralları bile yıkabilecek kadar tehlikeliydi.Karan ilk kez ailesine karşı gelmeyi düşünürken, genç kadın da sevdiği adam uğruna her şeyi kaybetmeyi göze alıyordu. Fakat karşılarında yalnızca aileleri yoktu.Geçmişten gelen düşmanlar...Bitmeyen hesaplaşmalar...Kanla yazılmış kurallar...Ve onları ayırmak için her şeyi yapmaya hazır insanlar vardı.Her adımda biraz daha büyüyen tehlike, aşklarını sınarken ikisini de geri dönüşü olmayan seçimlere sürükleyecekti.Peki ya aşk gerçekten her şeye yeter miydi?İnsan sevdiği kişi için ne kadar ileri gidebilirdi?Bir kalp kaderini değiştirebilir miydi?Yoksa kader çoktan kararını vermiş miydi?Yasaklı Kader, yalnızca bir aşk hikâyesi değil...Sadakatin, fedakârlığın, ihanetin ve kaderle verilen savaşın hikâyesi.Gözyaşlarının umutla karıştığı, aşkın cesaretle sınandığı, her sayfasında heyecanın ve duygunun eksik olmadığı unutulmaz bir yolculuk...Bu hikâyede hiçbir şey göründüğü gibi değil.Her sır yeni bir gerçeği ortaya çıkarırken, her gerçek yeni bir yaraya dönüşüyor.Kalbiniz bazen hızla çarpacak, bazen kırılacak, bazen de kahramanlarımızla birlikte yeniden umut etmeyi öğrenecek.Çünkü bazı aşklar unutulur.Bazıları yarım kalır.Bazıları ise bütün dünyaya rağmen yaşamayı başarır.Karan ve sevdiği kadın için soru yalnızca şudur:Aşkları kaderlerini değiştirecek kadar güçlü mü?Yoksa kader, onları birbirinden sonsuza kadar ayıracak mı?Kuralların hüküm sürdüğü bir dünyada en büyük isyan aşksa...Bu hikâye o isyanın hikâyesi.Bir töre.Bir sır.Bir aşk.Ve uğruna her şeyin göze alındığı yasak bir kader...Bu tanıtım arka kapak yazısı olarak da kullanılabilir ve okuyucunun merakını canlı tutacak şekilde hazırlandı.

Updated at

Read Preview
KADER MAKASI+18

KADER MAKASI+18

Reads

Kadim dağların gölgesine sığınmış, taş evlerin birbirine yaslandığı, zamanın yavaş aktığı bir Anadolu kasabası... Güneş her batışında gökyüzünü kızıla boyarken, sadece günü değil, bu topraklarda asırlardır süren amansız törelerin ağırlığını da beraberinde getirir. Sessizlik, burada huzurun değil, her an patlamaya hazır bir sırrın habercisidir. Ve bu sessizliğin tam ortasında, "KADER MAKASI"nın hikayesi başlar.Hikayenin kalbinde, ahşap bir tezgahın üzerinde duran iki zıt sembol yer alır: Taze, kan kırmızısı bir gül ve antika, işlemeli, soğuk bir makas. Gül, hayatın, sevginin ve özgürlüğün canlılığını temsil ederken; makas, her an kesmeye, ayırmaya, son vermeye hazır, keskin bir tehdit gibidir. Bu makas, sadece kumaşları değil, bir kadının hayallerini, bir aşkın geleceğini, bir ömrün akışını kesmek üzere oradadır. Kimin kaderini, nasıl bir kesik beklemektedir?"Yasak Bir Aşkın Töreyle İmtihanı" – kitabın kapağında yankılanan bu cümle, hikayenin trajik dokusunu özetler. Bu, sadece iki insanın birbirine duyduğu sevginin hikayesi değildir; köklü, sorgulanmayan törelerin gölgesinde, yasak bir aşka can veren iki ruhun var olma mücadelesidir. Kasabanın her taş sokaklarında fısıldanan, herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle konuşmaya cesaret edemediği bu sır, bir makas darbesiyle açığa çıkacaktır.Okurken, taş sokakların kokusunu, rüzgarın fısıltısında yasak aşkın heyecanını ve korkusunu hissedeceksiniz. Bir solukta okunacak, ancak etkisi uzun süre geçmeyecek bir hikaye sunan bu kitap, sizi bir Anadolu destanının içine çekecek. Kaderin makası kimin için kesecek? Ve bu kesik, bir son mu, yoksa acıyla yoğrulmuş yeni bir başlangıç mı olacak? "KADER MAKASI", unutulmaz bir aşkın sessiz çığlığı olarak kalbinizde iz bırakacak.

Updated at

Read Preview
GÖNÜL SÖZÜM +21

GÖNÜL SÖZÜM +21

Reads

Gökyüzü o akşam, sanki yeryüzündeki o büyük yıkıma eşlik edercesine ağlıyordu. Sokaklar boş, hava buz gibiydi. Sezen Kaya, sırılsıklam olmuş bir halde, kalbindeki o ağır enkazla yürüyordu. Herkesin "asla devrilmez" dediği o büyük aşk, Cihan’ın gidişiyle sanki bir anda yerle bir olmuştu. Adımları ağır, bakışları boştu; çünkü sadece yolunu değil, ruhunun pusulasını da kaybetmişti. Tam o sırada, yağmurun hışırtısını yaran o tanıdık ses yankılandı arkasında. Gelen Cihan Yılmazer’di. Sezen durdu ama dönmedi. Dönse, yüzündeki kırgınlığın onu ele vereceğini biliyordu. Cihan, nefes nefese önüne geçip yolunu kestiğinde, gözlerinde pişmanlığın en koyu hali vardı. "Dur," dedi Cihan, sesi titreyerek, "Gitme, dinle beni!" Sezen’in dudaklarından dökülen "Neyi dinleyeyim?" sorusu, bir sitemden ziyade, paramparça olmuş bir kalbin son çığlığı gibiydi. Cihan’ın "Bana haksızlık ediyorsun," deyişiyle zaman o an sanki buz kesti. İşte tam o saniyede Sezen, aşkın gururdan çok daha büyük bir meydan okuma olduğunu kanıtlayan o cümleyi kurdu: "Madem sana haksızlık ediyorum, o zaman tut elimi ve gidelim buralardan!" Bu hikaye; bitişlerin aslında yeni bir başlangıç olduğunun, en büyük fırtınaların bile iki kalbi birbirinden koparmaya yetmediğinin hikayesi. Sezen ve Cihan için o yağmurlu akşam, devrilen bir aşkın enkazı değil; her şeyi geride bırakıp sadece birbirine sığınan iki insanın yeniden doğuşu oldu. Herkesin vazgeçtiği yerde onlar, ellerini daha sıkı tutarak karanlığın içine doğru, yeni bir hayata adım attılar. Çünkü bazen gitmek değil, her şeye rağmen el ele kalabilmektir gerçek sevda.

Updated at

Read Preview

Navigate with selected cookies

Dear Reader, we use the permissions associated with cookies to keep our website running smoothly and to provide you with personalized content that better meets your needs and ensure the best reading experience. At any time, you can change your permissions for the cookie settings below.

If you would like to learn more about our Cookie, you can click on Privacy Policy.