Yazar Aşkın
Reads
Lina, şakağında zonklayan keskin bir acıyla ve ciğerlerine yapışan soğuk bir ter tabakasıyla gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Ağzından çıkan her soluk, sanki ciğerlerini yırtarcasına boğazını yakıyordu. Avucunu hızla kapattı; o tünelde tuttuğunu sandığı gümüş anahtarın hissi hâlâ parmak uçlarındaydı ama elini açtığında hiçbir şey yoktu. Sadece kendi tırnaklarının avuç içine saplandığı derin, kızarık izler görünüyordu. Kalbi, göğüs kafesini döven deli bir kuş gibi çırpınmaya devam ediyordu. Başını kaldırıp etrafına bakındı. Yıkılan sütunlar, patlayan camlar, karanlık tüneller ve üzerini kaplayan o basık ölüm kokusu yoktu. İpek çarşafların serili olduğu, yüksek tavanlı, loş ve muazzam büyüklükteki bir yatak odasındaydı. Pencereden içeri sızan sabahın ilk ışıkları, odanın ağır ve pahalı mobilyalarını aydınlatıyordu. Her şey bir rüyaydı... ya da Lina öyle olmasını, zihninin ona oynadığı korkunç bir oyun olmasını umut etti. Derin bir nefes alıp yataktan kalkmaya çalıştı ama dizlerinin bağı çözülmüştü. Zihnindeki sesler, o silah patlamaları, duvarlara sıçrayan kanlar ve Varga denilen o adamın soğuk bakışları bir sis bulutu gibi zihnine çökmüştü. Gördüğü şey bir rüya olabilirdi ama hissettiği dehşet kesinlikle gerçekti. Çünkü o kâbusun içindeki en canlı, en tehlikeli figür, bu odanın tam karşısında, pencerenin kenarında duruyordu. Yiğit Aras. İstanbul'un karanlık yeraltı dünyasının adını fısıldarken bile insanların ürperdiği, kanla yazılmış bir imparatorluğun tek hakimi olan adam. Üzerinde kusursuz kesimli siyah bir takım elbise vardı. Bir elinde tuttuğu viski bardağını hafifçe sallıyor, buzlardan çıkan tıkırtı odadaki o ağır sessizliği bir bıçak gibi kesiyordu. Sırtı Lina'ya dönüktü ama onun uyandığını, nefes alışverişinin değiştiğini hissettiği anlaşılabiliyordu. "Kâbusların canını sıkıyormuş gibi görünüyor," dedi Yiğit Aras. Sesi, rüyasında duyduğu o buz gibi tondan farksızdı. Ağır, kendinden emin ve en ufak bir duygu kırıntısından bile arınmış. Lina yatakta geriye doğru çekildi, sırtını soğuk yatak başlığına dayadı. Çarşafı göğsüne kadar çekti. "Ben... Ben neredeyim? Neden buradayım?" Sesi titriyordu, kontrol edemediği bir korku dalgası boğazını düğümlüyordu. Yiğit Aras yavaşça arkasını döndü. Yüzündeki keskin hatlar, gözlerindeki o karanlık ve derin boşluk Lina'nın nefesini kesti. Rüyasındaki adam tam karşısındaydı; kaşındaki o ince yara izi bile aynen duruyordu. Adam bardağını yanındaki ahşap konsolun üzerine bıraktı ve ağır adımlarla yatağa doğru yürümeye başladı. Her bir adımı, Lina'nın kalbine indirilen bir darbe gibiydi. "Burası benim evim," dedi Yiğit, yatağın ayak ucunda durarak. "Ve sen, tam olarak ait olduğun yerdesin." "Anlamıyorum... Babam nerede? Ben en son evdeydim..." Lina’nın zihni geçmişin parçalarını toplamaya çalışıyordu ama parçalar birleşmek yerine daha da dağılıyordu. Yiğit Aras’ın dudaklarında alaycı, soğuk bir tebessüm belirdi. "Baban..." dedi, ismi söylerken bile iğrenir gibi bir tavırla. "Baban dün gece hayatının en büyük kumarını oynadı, Lina. Ve her zaman olduğu gibi yine kaybetti. Ama bu kez masaya koyduğu şey cebindeki son bozuk paralar ya da o eski arabası değildi." Lina’nın içini bir ürperti kapladı. "Ne... Ne koydu masaya?" Yiğit Aras hafifçe eğildi, gözlerini Lina’nın gözlerine dikti. O gözlerde en ufak bir acıma, bir tereddüt yoktu. "Seni," dedi tek bir kelimeyle. "Baban, ödeyemediği milyon dolarlık kumar borçlarının, o pislik battaniyesinin altına sakladığı sahte hayatının karşılığında seni bana sattı." Lina duyduğu şeyle donakaldı. Beyni bu cümleyi işlemek istemiyordu. Bir baba, kendi öz kızını bir borç kağıdı gibi başkasına devredebilir miydi? "Yalan söylüyorsun!" diye bağırdı, sesinin kırılmasına engel olamayarak. "Babam böyle bir şey yapmaz! Sen bir canavarsın, beni kaçırdın! Polis çağıracağım, buradan gideceğim!" Yataktan fırlamaya çalıştı ama Yiğit Aras tek bir seri hareketle Lina’nın bileğini yakaladı. Parmakları çelik bir kelepçe gibi Lina’nın narin bileğini kavradı. Canı yanmıştı ama bundan daha çok, adama dokunduğu an yayılan o dondurucu soğukluk canını yakıyordu. Yiğit, Lina’yı sarsmadan ama kaçmasına da asla izin vermeyecek bir sertlikle durdurdu. "Polis mi?" diye fısıldadı Yiğit, yüzünü Lina’nın yüzüne iyice yaklaştırarak. "Bu şehirde polisler bile benim sokağımdan geçerken başlarını öne eğerler, Lina. Baban imzalı senetleri, senin üzerindeki tüm haklarını devrettiğine dair belgeleri kendi eliyle imzaladı. Karşımda ağlayıp yalvardı. 'Kızımı al, yeter ki beni öldürme' dedi. O çok sevdiğin, sığındığın baban, kendi canı için seni bu karanlığa kurban etti." Lina’nın gözlerinden ilk damla süzüldü. Yanaklarını yakan bu yaşlar, gerçeğin kabullenişiydi. Biliyordu... Babasının kumar tutkusunu, borç batağında yüzdüğünü, eve gelen tefecileri biliyordu ama bu kadarını, bu kadar alçakça bir satışı asla tahmin edemezdi. Rüyasında gördüğü o ihtişamlı ama kanlı malikane, o silah sesleri, o kovalamaca... Hepsi zihninin ona sunduğu bir kaçış ya da olacakların karanlık bir kehanet
Updated at
Reads
Mardin’in fırtınalı bir gecesinde, iki düşman aşiretin kan davasını bitirmek adına kurban seçildiğimde kaderimin bu kadar karanlık yazıldığını bilmiyordum. Karadağ konağının devasa demir kapıları arkamdan kapandığında, özgürlüğümün de o taş duvarların dışında kaldığını hissettim. Töre denilen acımasız kural, beni sevmeyi bile bilmeyen bir adamın kölesi yapmaya yemin etmişti. Miran Karadağ... Adı bile geçtiği yerde insanların gözlerini yere devirdiği, merhametiyle değil gaddarlığıyla nam salmış o adam, artık benim kocamdı.Konağa adım attığım ilk günden itibaren şiddet ve baskı nefesim gibi yakınım oldu. Miran’ın bakışlarındaki soğukluk, bedenimi donduran bir rüzgâr gibiydi. Kolumu sıkan iri parmakları, yüzüme savurduğu sert kelimeler ve konağın kuytu köşelerinde maruz kaldığım sözlü zorbalıklar bana hayatı zindan ediyordu. Beni o odaya kilitlediği ilk gece, ağlamaktan gözlerimin kan çanağına döndüğünü hatırlıyorum. "Bu konakta senin sesin çıkmaz, Hazan!" diye gürlemişti duvarları sarsan sesiyle. "Sen burada bir gelin değil, iki ailenin kanını kurumuş tutan bir rehinelisin. Yüzün gülmeyecek, gözün dışarıyı görmeyecek."Günler kâbus gibi birbirini kovaladı. Karadağ konağı görkemli bir saray gibi dursa da, içindeki her şey gölgelerle kaplıydı. Miran beni sürekli kontrol altında tutuyor, adımlarıma sınır koyuyor ve en ufak bir itaatsizliğimde sesini yükselterek üzerimde amansız bir baskı kuruyordu. Ama garip olan bir şey vardı. Yüzüme bakarken gözlerinde çakan o zalim şimşeklerin arkasında, anlam veremediğim derin bir acı saklıydı. Beni aşağıladığı, koridorlarda hırpaladığı her anın ardından, yalnız kaldığını sandığı anlarda ellerinin titrediğini fark ediyordum. Bana yaşattığı her zorbalık, sanki onun da ruhundan bir parçayı koparıp alıyordu.Bir gece yarısı konağın koridorunda yankılanan ayak sesleriyle uyandım. Merakıma yenik düşüp gölgelerin arasına saklanarak alt kata indim. Konağın amcası ve aşiretin yaşlıları, Miran’ın etrafını sarmıştı. Sızan mum ışığında Miran’ın çalışma odasındaki konuşmalara kulak kabarttım. "Kızı fazla boş bırakıyorsun Miran," diyordu amcası sert bir tonla. "Onun soyu bizim kanımızı döktü. Ona merhamet gösterirsen aşiret seni ezgiler. Ya o kızı tamamen kıracaksın ya da biz gerekeni yapacağız!"Miran’ın masaya vurduğu yumruk sesi koridorda çınladı. "O benim karım!" diye kükredi sesi. "Benim odamın, benim yetkimin altındadır! Ona dokunanın elini kırarım. İçimdeki intikamı nasıl alacağımı bana siz öğretemezsiniz!"O an anladım; gölgelerin arkasındaki o acımsı sırrı çözmeye başladım. Miran bana sert davranıyordu çünkü aşiretin acımasız gözleri her an üzerimizdeydi. Zayıflık gösterdiği an, amcası ve gözü dönmüş aşiret üyeleri beni öldürmekten çekinmeyecekti. Beni kendi zalimliğiyle koruyordu; beni zorbalıkla köşeye sıkıştırarak aslında kendi etrafına ördüğü o karanlık duvara hapsediyor, düşmanlarından saklıyordu. Bana yönelttiği her öfke, aşiretin kanlı gözlerini tatmin etmek için oynadığı tehlikeli bir oyundan ibaretti.Ertesi gün bahçede yalnızken amcasının adamları önümü kesti. Yüzlerindeki iğrenç ima ve tehditkâr adımlar üzerime doğru gelirken nefesim kesildi. Tam o sırada Miran bir fırtına gibi araya girdi. Yıllardır biriktirdiği o vahşi şiddet bu kez bana değil, bana zarar vermek isteyenlere yöneldi. Adamı tek bir hamlede yere serip silahını çektiğinde gözlerindeki dehşeti gördüm. "Bir daha bu kadına yaklaşanın leşini bu konağın avlusuna gömerim!" diye bağırdı.O gece odaya döndüğümüzde Miran’ın elleri kan içindeydi. İlk defa ondan korkmadan yaklaştım. O sert, eğilmeyen adam bir köşede oturmuş, başı ellerinin arasında öfkeyle soluyordu. Yanına oturup ıslak bir bezle kanlı ellerini silmeye başladığımda duraksadı. Bana doğru döndü, gözlerindeki o karanlık perdenin arkasından ilk kez savunmasız bir adam baktı."Neden yapıyorsun bunu?" diye fısıldadım, sesim titreye titเรyerek. "Bana neden bu kadar acı çektiriyorsun?"Miran derin bir nefes aldı. İri eli çeneme dokundu; bu kez yakmak, incitmek için değil, beni korumak ister gibi yumuşaktı. "Seni bu cehennemde tutmak zorundayım Hazan," dedi boğuk bir sesle. "Sana merhamet ettiğimi görürlerse seni benden alırlar. Seni yaşatmamın tek yolu, seni mahvediyormuş gibi görünmek. Gölgelerin arkasında nasıl bir savaş verdiğimi bilsen, benden nefret etmezsin."İşte o gece, şiddetin ve zorbalığın tam ortasında, hiç beklemeyen bir çiçek filizlendi: nefretin beslediği bir aşk. Artık bana bağırırken gözlerindeki o gizli yalvarışı görebiliyordum. Konağın karanlık koridorlarında beni duvarla kendi arasına sıkıştırdığında, aşirete gösterdiği o zalim duruşunun ardındaki kalp çarpıntısını duyuyordum. Bana dokunuşlarında hala törenin getirdiği o sertlik vardı ama altında beni yakıp kavuran bir tutku yatıyordu.Aşkımız normal bir aşıkların hikayesi gibi değildi. Bizimki kanla, tehditle ve saklanan sırlarla yıkanmış tehlikeli bir tutkuydu. Miran beni dışarıdaki dünyadan korumak için odama kilitlerken, gece yarıları yanıma gelip saçlarımı koklayarak özür diliyor
Updated at
Reads
Bir evde iki düğün olmazdı; ama tek bir ölüm, benim tüm hayatımı çalmaya yetti.Henüz yirmi yaşındaydım. Hayat benim için ablam Bahar’ın yaklaşan düğünüyle rengârenk bir masala dönüşmüştü. Mardin’in o ağır, görkemli ve kadim havası konak manifoldunu tamamen sarmıştı. Odaları kaplayan ağır öd ağacı kokuları, avluda uçuşan işlemeli kumaşlar, sandıklardan çıkan göz alıcı altınlar... Ben, ablamın gözlerindeki o ışıltıya bakıp kendi geleceğimi hayal ediyordum. Onun mutluluğu, benim yarınlarımın bir aynasıydı sanki. Fakat kaderin, ailemizin üzerine simsiyah bir tül gibi çökeceğinden bihabendim.Düğüne sadece yedi gün kalmıştı. Bütün konağı inletmesi gereken zılgıtların yerini, bir anda kulakları sağır eden korkunç bir sessizlik aldı.Ablam Bahar, bembeyaz gelinliğini öylece bir kenara bıraktı ve hiçbirimizin anlam veremediği o karanlık boşluğa adım attı. Odasına girdiğimde gördüğüm şey sadece ablamın tavan tavan asılı kalan cansız bedeni değildi; ailemizin onuru, neşesi ve benim yaşama sevincimdi. Arkasında ne bir not bırakmıştı, ne bir veda, ne de tutunabileceğimiz tek bir ipucu...Neden?Bu soru, babamın alnında derinleşen çizgilerde ve annemin konağın taş duvarlarında yankılanan bitmek bilmeyen feryatlarında asılı kaldı. Ama bizim yaşadığımız bu topraklarda, törelerin ve insanların gözü önünde yas tutmak bile büyük bir lükstü.Ablamın toprağı bile soğumamışken, Kerem tarafının kapımıza dayanması çok sürmedi. "Sözün yere düşmesi" korkusu, yüreğimizdeki o taze acıdan çok daha ağır bastı. Babam, sarsılan itibarını kurtarmak ve iki aile arasındaki bağı koparmadan bu krizi kapatmak için hayatımın en karanlık kararını verdi.Ben, daha ablamın kokusu odalardan silinmeden, onun için dikilen o soğuk gelinliğin içine girmeye zorlandım.Ablamın intiharının üzerindeki o karanlık sır hâlâ odamın köşelerinde bir hayalet gibi fısıldarken; ben simdi hem canım ablamın yasını tutmak, hem de onun yarım bıraktığı bir adamın karısı olmak zorundaydım. Ayna karşında üzerimdeki gelinliğe bakarken, aslında bir gelinlik değil, kendi kefenimi giydiğimi hissediyordum.
Updated at
Reads
Karanlığın en koyu anında verilen sözler, sabahın ilk ışığıyla birlikte unutulmaya mahkûmdur derlerdi de Zeynep buna inanmazdı. Yusuf’un gözlerinin içine baktığında, o gözlerde kendi geleceğini, sığınacağı tek limanı ve ömrünün sonuna kadar sürecek o sarsılmaz güveni görürdü. Birlikte kurdukları o küçük, sıcak yuva, fırtınalara karşı kurdukları bir kale gibiydi. En azından Zeynep öyle sanıyordu. Yıllar boyunca her zorluğa göğüs germiş, Yusuf’un arkasında dimdik durmuş, onun başarısı için kendi hayallerinden vazgeçmişti. Bir kadının bir adama verebileceği en saf, en karşılıksız sevgiyi sunmuştu ona. Fakat hayat, bazen en çok güvendiğimiz yerden sınardı insanı ve Zeynep için bu sınav, kalbine saplanan soğuk bir hançerle başlayacaktı.Yusuf ise hırslarına, ailesinin bitmek bilmeyen baskılarına ve kendi içindeki zayıflıklara yenik düşmüş bir adamdı. Zeynep’in ona sunduğu o katıksız sevgiyi bir lütuf değil, zaten olması gereken bir düzen gibi görmeye başlamıştı. Bir gün, o kaçınılmaz kırılma noktası geldiğinde Yusuf, Zeynep’in yüzüne bakmadan, gözlerindeki o masumiyeti görmezden gelerek hayatlarına başka bir kadının gireceğini söyledi. Bu sadece basit bir sadakatsizlik değildi; bu, Zeynep’in yıllardır üzerine titrediği her şeyin, geçmişinin ve geleceğinin tek bir cümleyle yerle bir edilmesiydi. Bir kuma, bir yabancı, onların mahrem alanına, evlerinin tam ortasına bir gölge gibi çökecekti. Yusuf’un "Sadece mecburum, seni hâlâ seviyorum" yalanları, Zeynep’in kanayan yarasına tuz basmaktan başka bir işe yaramıyordu. Bir adam hem bir kadını sevip hem de onun kalbini nasıl bu kadar kolayca bir başkasına kurban edebilirdi?Zeynep o gün sustu. Çığlık atmadı, eşyaları kırıp dökmedi. İçindeki o büyük sarayın çöken taşlarının gürültüsünü sadece kendi ruhunda hissetti. Sevdiği adamın gözlerine baktığında artık o eski sıcaklığı değil, yabancı bir soğukluğu görüyordu. İhanet, sessizce sızmıştı aralarına. Ailesinin ve törelerin arkasına sığınan Yusuf, hem Zeynep’i elinde tutabileceğini hem de yeni hayatının getirdiği zorunlulukları yaşayabileceğini sanacak kadar kibirliydi. Zeynep’in kendisini koşulsuz sevmeye devam edeceğini, bu ağır yükü de diğer her şey gibi sırtlanacağını düşünüyordu. Ancak bir kadının kalbi kırıldığında sergilediği o sessiz kabulleniş, aslında en büyük fırtınanın habercisidir. Zeynep, kocasının başka bir kadınla paylaştığı o gölgede yaşamayı kabul edecek miydi, yoksa kendi küllerinden yeniden doğmak için her şeyi yakıp yıkacak mıydı?Geceler uzadıkça, o evdeki her fısıltı Zeynep için bir işkenceye dönüştü. Yusuf’un adımları artık ona huzur değil, derin bir sızı getiriyordu. Sevginin yerini nefret değil, çok daha tehlikeli bir duygu olan soğuk bir kararlılık almaya başlamıştı. Zeynep, gururunun ayaklar altına alındığı o konakta, bir zamanlar hayatının merkezi yaptığı adamın aslında ne kadar küçük olduğunu fark etti. İhanetle kirletilmiş bir aşkın, zoraki kurulan bir dengenin parçası olmayacaktı. Yusuf, iki kadın arasında sıkışıp kalmış, kendi hatalarının esiri olmuş çaresiz bir adama dönüşürken; Zeynep, gözyaşlarını içine akıtıp kendi gücünü keşfeden bir kadına dönüşüyordu. Bu hikaye, sadece bir aldatılmanın ya da kuma gerçeğinin anlatısı değil; tutkulu bir aşkın, ağır bir ihanetin ve bir kadının kırılan kalbiyle nasıl devleştiğinin, kendi kaderini nasıl baştan yazdığının sarsıcı romanıdır. Her satırında tutkuyu, acıyı ve intikamın soğuk nefesini hissedecek, Zeynep’in bu zorlu yoldaki adımlarına nefesinizi tutarak tanıklık edeceksiniz.
Updated at
Reads
KIRIK ZILGITLARIN SESİ Bir evde iki düğün olmazdı; ama bir ölüm, bir hayatı çalmaya yetmişti. Cennetten Cehenneme Bir Haftalık Mesafe Yirmi yaşındaki Leyla için hayat, ablası Selma’nın yaklaşan düğünüyle renklenmişti. Arap geleneklerinin o ağır ama görkemli havası tüm evi sarmış; işlemeli kumaşlar, altın takılar ve öd ağacı kokuları odaları doldurmuştu. Leyla, ablasının mutluluğunu kendi geleceğinin bir aynası sanıyordu. Ancak kaderin, bu köklü ailenin üzerine karanlık bir tül gibi çökeceğinden habersizdi. İlmeğin Ucundaki Sır Düğüne sadece yedi gün kala, zılgıtların yerini sağır edici bir sessizlik aldı. Selma, bembeyaz gelinliği bir kenara bırakıp, kimsenin anlam veremediği bir boşluğa adım attı. Odasının tavanında asılı kalan sadece Selma’nın cansız bedeni değil, aynı zamanda ailenin onuru ve neşesiydi. Arkasında ne bir not, ne bir veda, ne de tek bir ipucu bırakmıştı. Neden? Bu soru, babasının alnındaki çizgilerde ve annesinin bitmek bilmeyen feryatlarında asılı kaldı. Ama törelerin ve toplumun gözünde yas tutmak bir lükstü. Gelinliğin Ağır Mirası Damat tarafının kapıya dayanması ve "sözün yere düşmesi" korkusu, acıdan daha ağır bastı. Babası, sarsılan itibarını kurtarmak ve iki aile arasındaki bağı koparmadan bu büyük krizi bastırmak için en zor kararı verdi: Gidenin yerine kalanı vermek. Leyla, daha ablasının toprağı kurumadan, onun için dikilen gelinliğin içine girmeye zorlandı. Ablasının intiharının gizemi hala odanın köşelerinde fısıldarken; Leyla, hem sevdiği ablasının yasını tutmak hem de onun yarım bıraktığı bir adamın karısı olmak zorundaydı.
Updated at
Reads
Boran28 yaşındaSessiz, güçlü ve ciddi biriAilesine saygı duyuyor ama törelerin bazılarına karşıKöyde sözü geçen bir aileden geliyorİçten içe özgürlüğü ve adaleti savunuyor.Zilan20 yaşındaOkumayı ve yazmayı seven bir kızHayalleri olan ama töre yüzünden sıkışmış biriBerdel yüzünden Boran ile evlenmek zorunda kalıyor.Bir gece köyün büyükleri aynı odada toplanmıştı. Sert bakışlar, ağır sözler ve suskunluk… İki aile arasındaki kan davasını bitirmek için tek bir yol kalmıştı: berdel.O karar verildiğinde, Boran’ın yüzü taş kesilmişti.Karşısında oturan genç kız ise başını yere eğmişti.O kızın adı Zilan’dı.İkisi de aynı kaderin içine sürüklenmişti… ama hiçbiri bunun hayatlarını değistireceğini bilmiyorlardı.
Updated at
Reads
Karadeniz’in o bitmek bilmeyen, göğün yedi kat yukarısına uzanan sisli dağlarının arasında, yeşilin her tonunun insana hem nefes hem de keder verdiği bir köy vardı. Çatallı Köyü derlerdi oraya. Yamaca kurulu, evlerin birbirine uzak ama dedikoduların birbirine rüzgardan hızlı ulaştığı, toprağı dik, insanı dik kafalı bir yer. İşte bu köyün en dik yamaçlarından birinde, ahşap ve taş karışımı iki katlı eski bir Karadeniz evi yükselirdi. O evde, isimleri suların berraklığından ve gecenin karanlığından gelen iki kız kardeş yaşardı: Nehir ve Gece.Büyük olan Nehir’di, yirmi yaşındaydı. İsmi gibi çağlayıp akması, bendini yıkıp geçmesi beklenirdi belki ama kader onun önüne öyle büyük taşlar yığmıştı ki, Nehir sadece kendi içine akan, derin ve sessiz bir göle dönüşmüştü. Küçük olan ise on sekiz yaşındaki Gece’ydi. Ablasının aksine, o kapkaranlık isminin altında her an patlamaya hazır bir volkan, haksızlığa karşı duran bir fırtına saklardı. Nehir doğduğunda babası Aslan, "Bu uşak pir nehir gibi aksun, bereket getursun yurdumuza," demişti. İki yıl sonra Gece doğduğunda ise, dışarıda göz gözü görmeyen bir Karadeniz fırtınası vardı, gökyüzü zifiri karanlıktı. Annesi Emine, "Yine mi kiz doğurdum, bahtı da bu gece gibi kara olsun bari," diyerek fırlatmıştı adını ortaya.Bu iki kız kardeşin hayatı, dışarıdan bakıldığında Karadeniz’in o eşsiz doğası içinde sakin akan bir su gibi görünse de, o ahşap evin duvarları ardında bitmek bilmeyen bir zulmün, aşağılanmanın ve sevgisizliğin gölgesindeydi. Nehir ve Gece, doğdukları günden beri anne ve babalarının gözünde birer "hata", birer "fazlalık" ve en acısı da birer "yük" olarak büyütülmüşlerdi. Erkek çocuk özlemiyle yanıp tutuşan baba Aslan ve kocasına bir erkek evlat veremediği için tüm hıncını kızlarından çıkaran anne Emine, bu iki fidanı her gün sözleriyle, bakışlarıyla döverek büyütmüşlerdi.Ancak Nehir’in omuzlarında, Gece’ye göre çok daha ağır bir yük vardı. Nehir doğuştan gelen, sol bacağındaki ve kalbindeki bir rahatsızlıkla maluldu. Bir bacağı diğerine göre biraz daha kısa ve zayıftı, yürürken hafifçe aksar, hızlı yürüdüğünde ya da heyecanlandığında göğsünün sol tarafına amansız bir sancı saplanırdı. Kalbi, bu dünyadaki kötülüklere dayanamayacak kadar yorgundu daha yirmi yaşında. Karadeniz’in o dik patikalarını tırmanırken nefesi kesilir, durup soluklanmak zorunda kalırdı. İşte bu rahatsızlığı, babası Aslan için en büyük utanç kaynağıydı.Aslan, köy kahvesinde oturduğunda başını öne eğen, "Bir sağlam uşak veremedun bana," diye karısına hırlayan gaddar bir adamdı. Nehir’e hiçbir zaman ismiyle seslenmezdi. Ya "topal" derdi ya da "eksük". Evin içinde Nehir’in ayak sesleri duyulduğunda, o ahşap zemin hafifçe gıcırdadığında Aslan kükrerdi:"Yine ne tıkırdatursun o sakat ayağuni? Yer kaplayisun yeryüzünde, bereketsuz şay! Bi işe yaraduğun yok, kurutun bizi burada!"Annesi Emine de kocasından geri kalmazdı. Sabahın köründe çay bahçesine gitmeden önce Nehir’in odasının kapısını tekmeyle açar, yatakta nefes almakta zorlanan kızının üzerine yürürdü:"Kalk ula kalk! Geberemedun gittun başımıza! Bak o sakat halunla çay sepetini sırtlayamayisun, bari evun buni muni yap! Ha bu yaşa geldun, seni kim alsin bu bacakla? Evde kalup ekmeğumi yiyecesun daha ne kadar? Haçan seni doğuracağıma taşa doğursaydım da ocağum tüteydi!"Nehir bu sözleri her duyduğunda, kalbindeki o ince sızı büyür, boğazına bir düğüm otururdu. Ama o tek bir kelime bile etmezdi. Gözlerini yere indirir, babasının ve annesinin yüzüne bakamazdı. Çünkü Karadeniz’in o hırçın dalgaları gibi esen bu öfkenin karşısında duracak ne dermanı vardı ne de takati. O, kaderine boyun eğmiş, sessizce akan bir nehir gibi acısını içine gömerdi.Ama Gece öyle değildi. Gece, adının aksine bir kıvılcımdı. Ablasına yapılan her haksızlıkta, ona söylenen her ağır sözde içi parça parça olur, gözlerinden ateş fırlardı. Henüz on sekiz yaşındaydı, hayatın sillesini erken yemişti ama ruhu hala teslim olmamıştı. Anne ve babasının bu acımasızlığına karşı durabilen tek kişiydi o evde. Ne zaman Aslan, Nehir’e bağırsa, Gece hemen ablasının önüne siper olur, o küçük gövdesiyle dev gibi babasına kafa tutardı.Yine böyle bir kış akşamı, dışarıda fırtına uğuldarken, ahşap evin oturma odasında soba zar zor yanıyordu. Nehir, titreyen elleriyle babasına çay götürürken, ayağı eşiğe takılmış ve tepsideki sıcak çay Aslan’ın dizlerine dökülmüştü. Aslan acıyla yerinden fırlamış, koca elini havaya kaldırıp Nehir’in suratına indirmek üzere hamle yapmıştı."Seni gebertur kopek ederim! Bi bardaği tutamayisun, ha bu sakat elunle ayağun kurusun da kurtulayum senden!" diye kükremişti Aslan.Tam o sırada odanın kapısından bir fırtına gibi giren Gece, babasının kolunu tutmuş, onu tüm gücüyle geriye doğru itmişti. On sekiz yaşındaki bir kızın gücü babasını sarsmaya yetmezdi belki ama o gözlerindeki cesaret Aslan’ı bir an duraklatmıştı."Dokunma ona!" diye bağırmıştı Gece, Laz şivesinin en hırçın tonuyla. "Yeter da, yeter! Ne istersun ablamdan? Onun suçi ne? Onu bu hale geturen
Updated at
Reads
Aşk bazen günahların en büyüğüdür ama insanı yakıp kavuran o en tatlı günaha karşı koymak imkânsızdır. Kurallar sıradan hayatlar yaşayanlar için yazılmıştır; oysa onların kaderi, kuralların bittiği ve sadece birbirlerinin istisnası oldukları o tehlikeli çizgide kesişti. Ona dokunmak, onun teninin sıcaklığını hissetmek baştan aşağı yasaktı. Ancak o yasak sınır geçildikten sonra, onsuz nefes almak, onsuz yaşamak artık büsbütün imkânsız bir kor haline geldi. Bir tarafta sarsılmaz duvarlar ve toplumun dayattığı zorunluluklar, diğer tarafta ise yatak odasının karanlığında, kırmızı güllerin ve mum ışıklarının gölgesinde harlanan o karanlık arzu... Bu sıradan bir aşk hikayesi değil; iki tenin birbirine mühürlendiği, sırların tehlikeyle harmanlandığı ve her dokunuşta uçurumun kenarına biraz daha yaklaşılan soluksuz bir yüzleşme. Kalbinizin ritmini değiştirecek, sizi tutkunun en derin ve en gizemli dehlizlerine çekecek bu hikayede, Peri'nin kaleminden dökülen her kelimeyle ruhunuzun da o alevlerin arasında eridiğini hissedeceksiniz. Şimdi arkaya yaslanın, tüm kuralları unutun ve bu tehlikeli, nefes kesici günaha ortak olun.
Updated at
Reads
Mezopotamya'nın kadim topraklarında bazı çocuklar dünyaya gözlerini açtıkları anda yalnızca bir aileye değil, yüzyıllardır süregelen bir geleneğe de doğarlar. Onların kaderi daha ilk nefeslerinde yazılır. Seçecekleri hayat, kuracakları hayaller ve sevecekleri insanlar kendilerine ait değildir. O topraklarda aşk, çoğu zaman törenin gölgesinde kalır; mutluluk ise uğruna mücadele edilmesi gereken en büyük savaşa dönüşür.Baran Karaca, adının ağırlığını omuzlarında taşıyarak büyüdü. Çocuk yaşta öğrendiği ilk gerçek, güçlü olmanın bir tercih değil, mecburiyet olduğuydu. Bir aşiretin tek varisi olarak yetiştirilen Baran, duygularını göstermenin zayıflık sayıldığı, merhametin ise affedilmeyen bir kusur olarak görüldüğü bir dünyanın içinde yaşamayı öğrendi. Yıllar geçtikçe sert mizacı, sarsılmaz duruşu ve verdiği sözden asla dönmeyen karakteriyle çevresindeki herkesin saygı duyduğu, aynı zamanda çekindiği bir adama dönüştü.Onun için hayat; sadakat, onur ve sorumluluk demekti. Aşk ise yalnızca başkalarının yaşadığı bir masaldan ibaretti.Zümra ise aynı coğrafyada bambaşka hayaller kurarak büyüdü. Kitapların arasında kendine küçük bir dünya kuran genç kadın, bir gün kendi ayakları üzerinde durabileceğine, kendi kararlarını verebileceğine inanıyordu. İçinde taşıdığı umut, yaşadığı kasabanın dar sokaklarından çok daha büyüktü. Ancak bazen en güzel hayaller bile, insanların kurduğu acımasız düzen karşısında sessizce yıkılır.Ailesinin yıllar önce yaptığı bir hata, Zümra'nın hayatını geri dönülmez biçimde değiştirecek bir kararın alınmasına neden olur. İki aşiret arasında yeniden büyümeye başlayan düşmanlığı sona erdirmenin tek yolu, yıllardır süregelen bir berdel evliliğidir. Kimse genç kadının ne istediğini sormaz. Çünkü törenin hüküm sürdüğü yerde kadınların sesi çoğu zaman duyulmaz.Baran da bu evliliği istemez.Zümra da...Fakat bazen kader, iki yabancıyı aynı yola çıkmaya mecbur bırakır.Birbirlerini ilk kez gördükleri anda ne büyük bir aşk hissederler ne de masallardaki gibi zaman durur. Aksine, ikisi de karşısındaki insanın kendi özgürlüğünün önündeki en büyük engel olduğunu düşünür. Baran, Zümra'nın gözlerindeki korkusuzluğu fark eder. Zümra ise Baran'ın sert bakışlarının ardına gizlediği derin yalnızlığı hissetmeye başlar.Aynı çatı altında yaşamaya başladıkları ilk günden itibaren ikisi de görünmeyen bir savaşın içine sürüklenir.Baran, bir yanda aşiretinin yükünü taşırken diğer yanda ilk kez kalbinin sesini dinlemek ister. Zümra ise kendisine biçilen kaderi kabullenmek yerine kendi hayatını kurmaya çalışır. Aralarındaki mesafe her geçen gün biraz daha azalırken, konağın taş duvarları yıllardır saklanan sırları birer birer ortaya çıkarmaya başlar.Çünkü bu evlilik yalnızca iki insanı değil, onlarca yıllık hesaplaşmayı da yeniden gün yüzüne çıkaracaktır.Geçmişte işlenen bir cinayet...Yıllardır saklanan bir ihanet...Kan davasını körükleyen büyük bir yalan...Ve herkesin sustuğu tek bir gerçek...Baran ile Zümra, birbirlerine güvenmeyi öğrendikçe çevrelerindeki insanların gerçek yüzleri de ortaya çıkacaktır. Dost sandıkları kişiler düşmana dönüşecek, düşman bildikleri insanların ise hiç beklemedikleri fedakârlıklarına tanık olacaklardır.Fakat asıl sınav, birbirlerini sevmeye başladıkları gün başlayacaktır.Çünkü bazı aşklar yalnızca iki insanın değil, koskoca bir aşiretin kaderini değiştirir.Baran, ilk kez sevdiği kadını koruyabilmek için büyüdüğü bütün kuralları sorgulayacaktır. Zümra ise korkularının üzerine yürüyerek yalnızca kendi hayatı için değil, kendisinden sonra gelecek bütün kadınlar için mücadele edecektir.Ancak töre, kolay kolay yenilmez.İhanet, hiç beklenmeyen yerden gelir.Geçmiş ise unutulduğunu sandığınız anda yeniden karşınıza çıkar.Her kararın ağır bir bedeli vardır.Her sessizliğin ardında saklanan bir çığlık...Her gülümsemenin altında gizlenen bir yara...Ve her büyük aşkın önünde aşılması gereken sayısız engel...Baran ile Zümra'nın hikâyesi yalnızca iki insanın birbirine âşık olmasının hikâyesi değildir. Bu, aile bağları ile vicdan arasında sıkışıp kalan insanların, törenin gölgesinde yaşamaya mahkûm edilen kadınların, geçmişin yükünü omuzlarında taşıyan erkeklerin ve umut etmekten vazgeçmeyen kalplerin hikâyesidir.Kimi zaman bir bakışın, kimi zaman söylenemeyen tek bir cümlenin, kimi zaman da sessizce uzatılan bir elin değiştirdiği hayatlara tanıklık edeceksiniz.Bu hikâyede aşk, yalnızca kalpleri değil; yıllardır örülen duvarları da yıkmaya çalışacak.Fakat hiçbir duvar, ardında sakladığı sırlar ortaya çıkmadan yıkılmaz.Baran ile Zümra'nın kaderi de tam burada başlayacak.Biri, doğduğu günden beri başkalarının yükünü taşımaya mahkûm edilmiş güçlü bir adam...Diğeri ise özgürlüğünden vazgeçmeyen cesur bir kadın...Onları bir araya getiren şey aşk değil, kaderdi.Fakat kaderin yazdığı her hikâye,
Updated at
Reads
Tanıtım İstihbarat, sınırın 40 kilometre derinliğinde, hain bir örgütün lider kadrosunun katılımıyla büyük bir toplantı yapılacağını bildirir. Operasyon emri bizzat Ankara’dan gelir. Fırtına Timi, helikopterle gecenin karanlığında sızma harekatı gerçekleştirir. Hava buz gibidir, dağların zirveleri dumanlıdır.Asena, timin ilerleyişini kolaylaştırmak için hakim bir tepede, kayalıkların arasına gizlenir. Vizöründen gece görüşüyle etrafı tararken, Alparslan ve adamları vadi tabanındaki mağara kompleksine doğru ilerlemektedir. Her şey planlandığı gibi gitmektedir, ta ki telsizden sızan bir cızırtı her şeyi altüst edene kadar. İstihbarat yanıltıcıdır; pusuya düşmüşlerdir.Vadinin dört bir yanından ağır silahlarla ateş açılır. Alparslan, timini korumak için hızla emirler yağdırırken, Asena tepeden peş peşe yaptığı nokta atışlarıyla teröristlerin ağır silahçılarını etkisiz hale getirir. Her tetiğe basışında kalbi Alparslan için çarpmaktadır. "Alparslan, saat iki yönünde doçka var, hareket etme!" diye bağırır telsizden. Rütbeler unutulmuş, can pazarı başlamıştır. Alparslan, Asena’nın koruma ateşi sayesinde timini kayalıkların arkasına çekmeyi başarır. Ancak düşman sayıca çok üstündür ve timin geri çekilme yolları patlayıcılarla kapatılmıştır.Kısım III: En Ağır Karar ve Asena’nın DirenişiÇatışma saatlerce sürer. Timin mühimmatı tükenmek üzeredir. Sıhhiye Murat yaralanmış, telsiz bağlantısı kopma noktasına gelmiştir. Destek kuvvetlerin gelmesi, hava muhalefeti ve yoğun uçaksavar ateşi nedeniyle en az iki saat sürecektir. İki saat, o vadideki her bir asker için bin ölüm demektir.Asena, bulunduğu yüksek tepeden durumun vehametini görür. Eğer birileri düşmanın dikkatini başka yöne çekmez ve uçaksavar mevzisini yok etmezse, ne tim kurtulabilecektir ne de gelecek olan destek helikopterleri iniş yapabilecektir. Kendi bulunduğu tepe, stratejik olarak tüm vadiye hakimdir ancak aynı zamanda düşmanın hedefi haline gelmesi an meselesidir.Asena telsiz mandalına basar. Sesi, silah seslerinin arasında inanılmaz bir sakinlikle yankılanır:"Fırtına 1, ben Fırtına 2. Düşmanın ana grubunu üzerime çekiyorum. Siz vadinin batı koridorundan sıyrılın. Destek helikopterlerinin rotasını temizleyeceğim."Alparslan, duyduğu sözlerle deliye döner. Gözü kararmış, siperden fırlamak üzereyken Başçavuş onu zorla tutar. "Hayır Asena! Olmaz! Derhal mevzini terk et ve geri çekil! Bu bir emirdir!" diye kükrer telsize.Asena, vizöründen son kez Alparslan’ın olduğu kayalığa bakar. Yüzünde hüzünlü ama gururlu bir tebessüm belirir. "Bu emir bu dağlarda geçmiyor komutanım. Babam bana vatan sıkışınca canın bir teferruat olduğunu öğretti. Hakkını helal et, Alparslan’ım... İlk ve son aşkım."Kısım IV: Şahadete YürüyüşAsena, telsizini kapatır. Artık sadece o, tüfeği ve vatanı vardır. Saklandığı kayalıktan çıkarak açık hedef olmayı göze alır ve peş peşe ateş açarak düşman birimlerini kendi tepesine doğru çekmeye başlar. Teröristler, vadideki timi bırakıp tüm güçleriyle Asena’nın olduğu tepeye yoğunlaşırlar. Roketler, havan mermileri Asena’nın etrafındaki kayaları paramparça eder.Asena yaralanır. Sol omzundan sızan kan, üzerindeki şanlı üniformayı boyar. Canı yanmaktadır ama o, acıyı hissetmeyecek kadar büyük bir trans halindedir. Son mermisine kadar savaşır. Düşman tepeye yaklaştığında, yanında taşıdığı ağır patlayıcıların pimini çeker. Çevresi sarılmıştır. Son nefesinde gökyüzüne bakar; dolunay parlamaktadır, tıpkı Türk bayrağındaki hilal gibi."Vatan sağ olsun!" diye haykırır.Büyük bir patlama dağın zirvesini aydınlatır. Asena, gökyüzüne, babasının ve binlerce şehidin yanına uçmuştur. Arkasında temiz bir gökyüzü ve kurtulmuş bir tim bırakarak...EPİLOG: TOPRAKTA AÇAN ÇİÇEKLEROperasyonun üzerinden üç ay geçmiştir. Fırtına Timi, Asena’nın açtığı koridordan sağ salim çıkmış ve gelen destekle düşmanı imha etmiştir. Ancak Alparslan için zaman o gece, o dağda durmuştur.Ankara’daki Cebeci Şehitliği... Hava hafiften yağmurludur. Alparslan, üzerinde tören üniforması, göğsünde madalyalarıyla bir mezar taşının önünde dimdik durmaktadır. Mezar taşında yazmaktadır: “Şehit Üsteğmen Asena Yılmaz – Ruhuna Fatiha.”Alparslan yavaşça diz çöker. Cebinden, operasyondan önce Asena’ya vermek üzere aldığı ama asla veremediği gümüş alyansı çıkarır. Alyansı, mezarın üzerine bırakılan taze kırmızı karanfillerin yanına koyar. Gözlerinden akan yaşlar, yağmur damlalarına karışır."Görevi tamamladık Asena," der fısıltıyla. "Düşman temizlendi, vatan selamette. Ama benim kalbim o dağda, senin yanında kaldı. Şimdi her operasyonda, her tetik düşürüşümde seni göreceğim gökyüzünde. Bekle beni sevgilim, fırtına dindiğinde, ben de yanına geleceğim."Alparslan ayağa kalkar, topuklarını birbirine vurur ve şanlı şehidine, hayatının aşkına, vatanın asil kızına selam durur. Rüzgar, şehitliğin üzerindeki Türk bayrağını dalgalandırırken, Asena’nın ruhu sanki o rüzgarla Alparslan’ın saçlarını okşar. Onların aşkı toprağa gömülmemiş, vatanın harcına karışmıştır
Updated at
Dear Reader, we use the permissions associated with cookies to keep our website running smoothly and to provide you with personalized content that better meets your needs and ensure the best reading experience. At any time, you can change your permissions for the cookie settings below.
If you would like to learn more about our Cookie, you can click on Privacy Policy.