Reads
İki kız kardeş…Birbirlerinden koparılan iki hayat…Ve yıllar sonra kesişen kaderleri.Gece, geçmişinin yaralarını ardında bırakıp kardeşini bulmak için Mardin'e geldiğinde, karşısına hiç beklemediği bir gerçek çıkar. Kardeşinin hayatı artık yoktur. Geriye ise cevapsız sorular, yarım kalmış bir hayat ve büyük bir intikam kalmıştır.Gece, kardeşinin yerine geçerek bu gizemin içine adım attığında karşısında Mirhat Ayazoğlu vardır.Karanlık, sert ve kolay kolay kimseyi hayatına almayan bir adam…Gece'nin tek amacı gerçeği bulmak ve kardeşinin intikamını almaktır. Fakat bazı hesaplar kalple yapılmaz.İntikam için çıktığı bu yolda, kendisini hiç beklemediği bir ateşin içinde bulacaktır.Bir yanda intikam…Diğer yanda aşk…Ve ikisinin arasında, giderek kontrolden çıkan bir şehvet.Çünkü bazı ateşler insanı yakmak için değil, yeniden doğmak için yanar.
Updated at
Reads
Ben Mina,Gözlüklerim, diş tellerim, dağınık saçlarım ve insanlarla konuşurken ayağıma takılıp düşme ihtimalimle… Bir de kimyaya olan takıntımla tanınıyorum. IQ'mun yüz ellinin üzerinde olması kulağa havalı gelebilir ama inanın, aynaya baktığımda gördüğüm ilk şey zekâm olmuyor. Daha çok, kendine güvenmeyi bir türlü öğrenememiş, biraz sakar, biraz tırıvırı bir kız görüyorum.Ama benim bir sırrım var. ..... Ben yıllardır Mert Yalçın'a âşığım.Mert… Çocukluğumdan beri hayatımda olan, benim için hep ulaşılmaz görünen o adam. Yakışıklı, güçlü, kendinden emin ve özel harekâtçı. Kadınların dönüp bir kez daha baktığı, girdiği ortamın havasını değiştiren erkeklerden.Ben ise onun gözünde yıllarca sadece küçük Mina'ydım.Ailemi daha çocukken bir trafik kazasında kaybettim. Annemin çocukluk arkadaşı olan Meltem teyze beni kendi ailesinin yanına aldı, büyüttü ve bana hiç eksikliğini hissettirmeden bir yuva verdi. Böylece Mert'le aynı evin, aynı sofranın, aynı çocukluğun içinde büyüdüm.Ben büyürken ona âşık oldum.O ise beni büyüyen bir kadın olarak görmedi.Ta ki kimyanın bizi aynı noktada buluşturmasına kadar…Üzerinde çalıştığım element, hayatımı değiştirecek kadar değerli. Ve onu ele geçirmek isteyen insanlar peşime düştüğünde, Mert'in beni korumak için yanıma gelmesiyle birlikte aramızdaki bütün dengeler değişmeye başlıyor.Çünkü bazı şeylerin formülü vardır.Bazılarının ise açıklaması yoktur.Bir bakışın neden nefesimi kestiğini, onun yanımdayken neden ellerimin titrediğini, yıllardır “abi” gibi gördüğüm adamın bir gün neden gözlerini üzerimden çekemediğini kimya bile açıklayamaz.Belki de aşk, bulunması gereken son elementtir. .... Ben Mert'le sadece aşk yaşamak istemiyorum.İlk heyecanımı, ilk dokunuşumu, ilk öpüşümü… Kısacası kendime dair keşfetmediğim ne varsa onunla keşfetmek istiyorum.Ve biliyorum…Bir gün Mert Yalçın da bana âşık olacak.Çünkü her şey güzellik değildir.Bazen bir insanı kendine çeken şey; gözlüklerin ardındaki bakış, diş tellerinin arasından çıkan bir gülümseme, titreyen bir ses ya da dünyanın en tehlikeli anında bile sana uzanan şefkatli bir eldir.Ve bizim aramızdaki çekim…Kimyadan çok daha tehlikelidir. 🔞🔞 "Mert, saçmalama... Dur, birileri gelecek. "Sırtım laboratuvardaki çalışma masasına yaslanmışken, Mert’in iki yanıma koyduğu kolları arasında tamamen sıkışmış durumdaydım. Üzerimdeki beyaz önlük çoktan omuzlarımdan aşağı kaymıştı. Gözlüklerim burnumun ucuna düşmüştü ve kalbim rüyamdaki o hızla göğsümü dövüyordu. .... Mert, o her zamanki kahrolası çapkın ve kendinden emin gülümsemesiyle bana doğru eğildi. Nefesi boynumu yakıyordu. "Kimse gelmez güzelim," diye fısıldadı, sesi pürüzlü ve derindi. "Hem sen demedin mi bu formülün çok kararlı olması gerekiyor diye? Test ediyoruz işte."Bu kimyasal bir test değil yalnız!" diye soludum ama itiraf etmeliydim ki, zihnimdeki bütün elementler şu an birbirine karışmıştı. .... Mert, iri ve sıcak elini pantolonumun düğmesine götürdüğünde nefesim tamamen kesildi. Mert..." dedim, sesim bu kez bir yalvarış gibi çıkmıştı. "Gözlüklerim... Odaklanamıyorum." Hafifçe güldü. Sol eliyle burnumun ucundaki gözlüğü yavaşça çekip masadaki deney tüplerinin arasına bıraktı. "Şimdi sadece bana odaklan," dedi.Elini pantolonumun içine kaydırdığı an, dudaklarımdan küçük bir çığlık koptu. Mert anında dudaklarını dudaklarıma bastırarak o sesi yuttu. Parmaklarının altındaki o muazzam sıcaklık ve profesyonel dokunuşları, beynimdeki bütün nöronları aynı anda havai fişek gibi patlatıyordu. Gözlerimi sımsıkı kapattım, masanın kenarına tutunmaya çalışırken parmaklarım bir veri analiz defterine çarptı. "Ah... Mert, yavaş," diye mırıldandım dudaklarının arasına.Daha hızlı demiştin rüyanda?" diye fısıldadı muzip bir sesle, parmaklarının temposunu artırırken. .... "Sen... sen nereden biliyorsun rüyamı?! "Uykunda çok sesli düşünüyorsun, dahi kız," dedi ve parmaklarıyla istediğim noktaya tam ihtiyacım olan baskıyı yaptı.Vücudum bir yay gibi gerilirken arkaya doğru büküldüm. "Mert! Karışım... Karışım dökülecek, üç aylık emeğim o!" diye feryat ettim, bir yandan zevkten delirirken diğer yandan gözümün ucuyla mavi sıvıya bakıyordum.Mert, beni tamamen kendi ritmine hapsederken diğer eliyle masadaki cam şişeyi kavrayıp daha güvenli bir yere koydu. Ben senin laboratuvarını da, emeğini de...diye mırıldandı, Parmakları o kadar kusursuz ve ritmik hareket ediyordu ki, beynimin sol lobu tamamen devre dışı kalmıştı. "Formülü boşver Mina. Şu an en yüksek enerji verimliliğini kimin sağladığı çok açık."Bacaklarımın bağı çözülürken, onun parmaklarında hayatımın en büyük patlamasını yaşadım. "Vücudum sarsılırken Mert beni sıkıca göğsüne bastırdı, saçlarımın arasına derin bir öpücük kondurdu.Hâlâ nefes nefese, onun omzunda kendime gelmeye çalışırken Diş tellerimi birbirine bastırarak gülümsedim. .... "Bu kesinlikle kontrol edilebilir bir reaksiyon değildi.Mert eğilip burnumun ucunu ısırdı. Zaten amacımız da buydu, dahi kız."
Updated at
Reads
Bazı insanlar doğduğu ailenin kaderini taşır. Bazılarıysa o kaderi değiştirmek için kendi kanına karşı savaşmak zorunda kalır. Mihra Karabey, devletin yıllardır peşinde olduğu güçlü bir aşiretin içinde büyüdü. Kendi babasının evinde bir evlat değil, fazlalık olarak görüldü. Sevgi görmeden, korunmadan; şiddetin, ağır işlerin ve aşağılanmanın içinde hayatta kalmayı öğrendi. Ta ki beş yıl önce, dağların arasında yaralı bir asker bulana kadar. Ölümün eşiğindeki Binbaşı Kürşat Bozdoğan'ı kurtaran Mihra, onun geride bıraktığı künyeyi sakladı. Bir gün sahibine geri vereceğine inanarak... Beş yıl sonra Mihra, ailesinin devletin güvenliğini tehdit eden karanlık bağlantılarını öğrenince bir seçim yapmak zorunda kaldı. Kanını mı koruyacaktı, yoksa doğru olanı mı seçecekti? Mihra ailesine sırtını döndü ve devletin kapısını çaldı. Tek istediği asker olmaktı. Karşısına çıkan kişi ise beş yıl önce hayatını kurtardığı adamdı: Binbaşı Kürşat Bozdoğan. Kürşat, Mihra'nın kim olduğunu ve hangi aileden geldiğini biliyordu. Fakat onun konağın duvarları ardında neler yaşadığını bilmiyordu. Mihra ise geçmişini anlatmadı. Çünkü artık kimsenin ona acımasını istemiyordu. Kendi soyadının gölgesinden çıkıp her şeyi kendi emeğiyle kazanmak istiyordu. Kürşat'ın eğitimleri ağırdı. Mihra'nın geçmişi ise daha ağır. Her düştüğünde kalktı. Her yara aldığında devam etti. Ve zamanla Kürşat, karşısındaki kadının sessizliğinin ardında sakladığı yaraları görmeye başladı. Önce güven oluştu. Sonra dostluk... Ve ikisinin de kaçamayacağı bir aşk. Ancak Mihra'nın geçmişi onları bırakmayacaktı. Ailesinin sırları ortaya çıktıkça, yıllardır sakladığı künye de geçmişle bugün arasındaki bağı yeniden kuracaktı. Çünkü Kürşat bir gün gerçeği öğrenecekti. Beş yıl önce hayatını kurtaran o gizemli kızın, bugün nefret ettiği kadın olduğunu... Mihra ise doğduğu soyadının kaderi olmadığını kanıtlamak zorunda kalacaktı. Çünkü bazen insanın en büyük savaşı düşmanla değil, doğduğu kanla olur. Ve bazen kaderi kan değil, insanın yaptığı seçimler belirler.
Updated at
Reads
Binbaşı Akın, görevinden başka hiçbir şeye hayatında yer vermeyen, sert, disiplinli ve duygularını göstermeyen seçkin bir tim komutanıdır. Teğmen Aysultan ise bomba imha uzmanı; enerjisi, çocuk ruhu, bitmeyen neşesi ve inatçılığıyla girdiği her ortama hayat veren, görev söz konusu olduğunda ise gözünü bile kırpmadan ölümün karşısına çıkabilen cesur bir askerdir. Birbirine tamamen zıt karakterlere sahip bu iki asker, aynı timde omuz omuza görev yaparken zamanla yalnızca düşmanlarla değil, kendi korkuları, geçmişleri ve kalplerindeki duvarlarla da savaşmak zorunda kalır. Operasyonların, ihanetlerin, kayıpların ve ölümle burun buruna gelen görevlerin arasında filizlenen bu aşk; onları yalnızca birbirlerine değil, gerçek bir aileye de dönüştürür. Kimi zaman gözyaşlarıyla, kimi zaman kahkahalarla ilerleyen bu hikâye; savaşın ortasında bile umudun yeşerebileceğini, en sert kalplerin bile sevgiyle değişebileceğini ve bazen bir bomba imha uzmanının sadece bombaları değil, yıllardır kimseye açılmayan bir kalbi de etkisiz hâle getirebileceğini anlatıyor.... "Barut kokan bir hayatın en güzel rengi, maviydi."
Updated at
Reads
Derin, hayatı boyunca güçlü olmak zorunda kalmış bir kadındır. Küçük yaşlardan itibaren savaşın içinde büyümüş, hayatta kalmayı, karar almayı ve gerektiğinde acımasız olmayı öğrenmiştir. Onu diğerlerinden ayıran şey sadece gücü değil; duygularını bastırmak yerine onları kontrol edebilmesidir. Öfkesini yönetir, korkusunu kullanır, hislerini saklamaz. Bu yüzden sahada adı bilinen, saygı duyulan ve aynı zamanda çekinilen bir askerdir. Genç yaşına rağmen tim komutanı olmuş, otoritesini sesini yükseltmeden kurabilen, varlığıyla düzen sağlayan bir karakterdir. Derin için geri adım atmak bir seçenek değildir; susmak ise hiçbir zaman öğrendiği bir şey olmamıştır. Yare ise aynı üniformayı taşımasına rağmen tamamen farklı bir hayatın içindedir. O da bir askerdir, o da eğitimlerden geçmiş, görevlerde bulunmuştur. Ancak bulunduğu timde hiçbir zaman gerçekten var olamamıştır. Sürekli geri planda kalmış, fikirleri önemsenmemiş, çoğu zaman görmezden gelinmiştir. Zamanla konuşmamayı, karşılık vermemeyi, dikkat çekmemeyi öğrenmiştir. Yare’nin sorunu güçsüz olması değildir; güçlü olmasına hiç izin verilmemiş olmasıdır. İçinde biriktirdiği her şeyi bastırarak yaşamış, varlığını sürdürmek için görünmez olmayı seçmiştir. Bu iki kadın, aynı mesleğin içinde yer alsa da tamamen zıt iki karakterdir. Biri sesini yükseltmekten çekinmezken diğeri sessiz kalmayı alışkanlık haline getirmiştir. Biri kontrol ederek var olurken diğeri yok sayılarak yaşamıştır. Ancak bir gün, açıklanamayan bir şekilde bu iki hayat kesişir ve Derin, gözlerini Yare’nin bedeninde açar. Bu noktadan sonra Derin için asıl mücadele başlar. Çünkü artık sadece yeni bir çevreye değil, kendisine ait olmayan bir kimliğe uyum sağlamak zorundadır. Beden ona ait değildir, geçmiş ona ait değildir, hatta içinde bulunduğu hayat bile ona ait değildir. Ancak değişmeyen tek şey, onun karakteridir. Derin, Yare’nin bedeninde de susamaz. Haksızlığa karşı durmaya devam eder, geri çekilmez, kendini bastırmaz. Yare’nin yıllarca susturduğu ne varsa, Derin’in varlığıyla ortaya çıkmaya başlar. Bu değişim, çevresindeki herkes tarafından fark edilir. Ancak en çok dikkatini çeken kişi, Binbaşı Barkın olur. Barkın, disiplin ve kontrol üzerine kurulmuş bir hayat süren, duygularını sınırlandırmayı bilen bir askerdir. Kurallara bağlıdır, mesafesini korur ve kontrolünü asla kaybetmez. Ancak karşısındaki kadının değişimi, onun alıştığı düzeni sarsmaya başlar. Aynı yüz, aynı beden, aynı kimlik… ama bambaşka bir ruh. Barkın, bunun ne olduğunu adlandıramasa da, karşısındaki kadının artık bildiği kişi olmadığını hisseder. Derin’in tavırları, tepkileri ve bakış açısı Barkın’ın dikkatini çekerken, aynı zamanda onun iç dünyasında bir çatışma başlatır. Çünkü Derin, Barkın’ın alışık olduğu hiçbir şeye benzemez. Kuralları esnetir, mesafeyi yok sayar ve en önemlisi, Barkın’ın yıllardır bastırdığı duyguları yüzeye çıkarır. Bu durum Barkın için bir zayıflık değil, kontrol edemediği bir alan haline gelir. İlk kez ne yapacağını bilmediği bir durumun içinde kalır. Derin için ise bu durum çok daha karmaşıktır. İçinde bulunduğu hayat ona ait değildir ve hissetmeye başladığı duyguların hiçbirinin “doğru” bir zemini yoktur. Sevdiği adam aslında ona ait değildir, yaşadığı hayat onun seçimi değildir ve bulunduğu beden onun gerçeği değildir. Buna rağmen hissettikleri gerçektir ve bu gerçeklikten kaçmak sandığı kadar kolay değildir. Zamanla bu durum, hem Derin hem de Barkın için kaçınılmaz bir içsel çatışmaya dönüşür. Derin, kendi kimliğini kaybetmeden bu hayatın içinde var olmaya çalışırken; Barkın, hissettiklerini inkâr ederek kontrolünü korumaya çalışır. Ancak her ikisi de farkında olmadan aynı noktaya sürüklenir: birbirlerine. “Ruhumun Gölgesi”, yalnızca bir aşk hikâyesi değildir. Bu hikâye, bir ruhun ait olmadığı bir bedende var olma mücadelesini, bastırılmış bir hayatın yeniden şekillenmesini ve kimliğin ne kadarının bedene, ne kadarının ruha ait olduğunu sorgular. Aynı zamanda, kontrolün ve disiplinin merkezinde yaşayan bir adamın, ilk kez kontrol edemediği bir duyguyla yüzleşmesini anlatır. Bu hikâyede asıl soru şudur: Bir insan, kendine ait olmayan bir bedende ne kadar kendisi kalabilir? Ve bir kalp, ait olmadığı bir hayatın içinde atmaya başladığında, onu durdurmak mümkün müdür? Çünkü bazen mesele yanlış kişiye aşık olmak değildir. Bazen mesele, doğru kişiye… yanlış hayatın içinde aşık olmaktır. **** Barkın’ın eli istemsizce yüzüne giderken kaşları hafifçe çatıldı. “Ağlama…” dedi alçak bir sesle; ama bu bir emir değil, neredeyse bir yakarıştı. Derin hâlâ çok yakındı. Nefesini toparladı, sonra yavaşça eğildi. Dudakları Barkın’ın kulağına yaklaşırken sesi fısıltıya dönüştü. “Bir sesini duyasım geldi…” Kısa bir duraksama. “Bir de gülüşünü öpesim.” Nefesi kulağına değdi. “Bir yüzünü sevesim geldi…” Bir an sustu. Son cümle daha derinden, daha ağır çıktı: “Bir de seni verene… ölesim.” O an zaman durdu. Sessizlik çöktü. Barkın dondu—gerçekten. Hayatında ilk defa hiçbir tepki veremedi.
Updated at
Reads
Bazı hayatlar yavaş yavaş değişir. Günler geçer, insanlar büyür, yollar ayrılır. Ama bazı hayatlar vardır ki… tek bir geceyle ikiye bölünür. Öncesi ve sonrası olur. Yağmur Oktay’ın hayatı da tam olarak böyle değişti. Altı yıl önce, tek bir gecede.O zamanlar Yağmur sadece bir kızdı. Mahallenin sakar, neşeli, biraz da hayalperest kızı. Saçlarında pembe tokalar taşıyan, merdivenlerden inerken tökezleyen, gülerken gözleri kısılan bir kız. İnsanların yanında rahatça kahkaha atabilen, içindeki duyguları saklamayı henüz öğrenmemiş bir kız. Ama kimsenin bilmediği bir sırrı vardı. O aşık olmuştu. Sessiz, saklı ve umutsuz bir aşktı bu. Çünkü aşık olduğu adam, onun ağabeyinin en yakın arkadaşıydı. Mahir Yağmur’un gözünde sadece bir adam değildi. Güçlüydü. Kararlıydı. Askerdi. İnsanların saygıyla baktığı, konuşurken dikkat kesildiği bir adamdı. Yağmur için Mahir bir hayaldi. Ulaşamayacağı kadar uzak ama vazgeçemeyeceği kadar da gerçek bir hayal. Yağmur hiçbir zaman Mahir’e duygularını söylemedi. Çünkü bazı aşklar söylenmez. Sadece yaşanır. Sessizce. İçten içe Ama bir gece her şey değişti.Telefonuna bir mesaj geldi.Kısa bir mesajdı “Seni istiyorum. Bu gece gel.”Yağmur o mesajı defalarca okudu. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki nefes almakta zorlandı. O mesaj gerçekten Mahir’den gelmişti. Belki bir yanlışlık vardı. Belki başka bir anlamı vardı. Belki de… gerçekten onu çağırıyordu. İnsan bazen mantığını değil kalbini dinler. Yağmur da o gece kalbini dinledi. Ve gitti.Ama o kapının arkasında gördüğü şey… onun hayatını paramparça etti.Kapı aralıktı. İçeri girdiğinde gördüğü sahne, kalbini tek bir darbeyle kırdı. Çünkü içeride Mahir vardı. Ama yalnız değildi. O gece Yağmur sadece sevdiği adamı başka bir kadınla görmekle kalmadı. O gece içinde taşıdığı bütün hayaller yıkıldı. O an Yağmur’un içindeki saf kız öldü.Ama o gece Yağmur’un başına gelen tek şey bu değildi.O gece telefonuna bir mesaj daha gelmişti. En yakın arkadaşı Nesli’den.“Sana ihtiyacım var.”Yağmur o mesajı görmedi. Çünkü o sırada bir kapının önünde durmuş, kalbinin parçalanmasını izliyordu. Bir saat sonra telefon tekrar çaldığında ise artık çok geçti. Nesli ölmüştü. Kanserle verdiği savaşı o gece kaybetmişti. Yağmur o haberi aldığında dünyası ikinci kez yıkıldı. Çünkü Nesli sadece bir arkadaş değildi. Onu gerçekten anlayan tek insandı.O gece Yağmur her şeyini kaybetti.Sevdiği adamı.En yakın arkadaşını.Hayatını.Eve döndüğünde içinde büyük bir boşluk vardı. Yaşamak için hiçbir sebep kalmadığını düşünüyordu. O gece hayatına son vermeyi düşündü. Ama tam o sırada kapının altından iki zarf içeri girdi.Biri askeriyeden gelmişti. Yağmur’un gizlice girdiği askeri eğitimlerin sonucu. O sınavları kazanmıştı. Ama asıl zarf diğeriydi.Nesli’den gelen mektup.Titreyen ellerle zarfı açtı. İçindeki satırlar Yağmur’un hayatını üçüncü kez değiştirdi.“Yağmur…Bu mektubu okuyorsan büyük ihtimalle ben artık yokum. Ama ağlama. Lütfen ağlama. Çünkü ben gidiyorum diye üzülmüyorum. Ben yaşayamadım diye üzülüyorum. Ben kadın olamadan gidiyorum. Bir erkeğin beni sevdiğini hiç görmeden gidiyorum. Hiç aşık olmadan, hiç gerçekten yaşamadan. Ama sen yaşayacaksın. Söz ver bana. Kimseyi dinleme. Ne anneni, ne mahalleyi, ne gelenekleri. Sen o kafesten çık. Sen güçlü bir kızsın ama bunu hiç kabul etmedin. Sen askeri sınavları kazandın. Belki başta birine yakın olmak için yaptın bunu. Ama ben biliyorum, sen vatanını sevecek bir kızsın. Sen bir asker olacaksın. Sonra da kadın. Güçlü bir kadın. Seni arzulayan erkekler olacak. Ama sen önce kendini keşfet. Kendin için yaşa. Benim yaşayamadığım her şeyi sen yaşa. Ben çocuk olarak gidiyorum. Ama sen kadın olarak yaşayacaksın. Söz ver bana Yağmur.”Yağmur o mektubu okurken ağladı. Ama o gece verdiği söz, onu yeniden doğurdu.Ertesi sabah aynanın karşısına geçti. Saçındaki pembe tokaları çıkardı. Çöpe attı. Aynaya baktığında gördüğü kişi artık o eski kız değildi. O gün Yağmur Oktay öldü. Ve yeni biri doğdu Üsteğmen Yağmur Oktay.Altı yıl sonra…O kız geri döndü.Ama artık kimse onu tanımıyor.Artık o sakar, neşeli mahalle kızı yok. Onun yerine tehlikeli, soğukkanlı ve güçlü bir kadın var. İnfaz Timi’nin komutanı. Düşmanlarının korkulu rüyası. Bir asker. Bir savaşçı. Kalbini en derine gömmüş bir kadın.Ama hayatın garip bir huyu vardır.Geçmiş gömülmez.Bir gün mutlaka geri döner.Ve bir gün Yağmur’un karşısına tekrar çıkar.Altı yıl önce kalbini kıran adam.Yüzbaşı Mahir.Ama bu kez karşısındaki kız o kız değildir.Bu kez karşısında duran kadın bir fırtınadır.Ve bazı fırtınalar yıkmak için değil…Hesap sormak için geri döner.Ama kimse şunu bilmiyordur.Bazı aşklar ölmez.Sadece…Altı yıl boyunca savaşmayı öğrenir.
Updated at
Reads
Oğuzhan Karadağ, yıllardır görevde olan, duygularını bastırmayı öğrenmiş bir askerdir. Hayatını disiplin, sorumluluk ve susarak ayakta kalmak üzerine kurmuş, geçmişiyle yüzleşmemeyi seçmiş ve yalnızlığı kendisi için güvenli bir alana dönüştürmüştür. Umay Özçelik ise çocukken kaçırılmış, hayatta kalmış ama içinde hâlâ o gecenin izlerini taşıyan bir kadındır. Kaçmayı seçmiş, yollarda yaşayan, kimseye tutunmayan bir hayat sürmektedir. İkisi birbirini aramadan, planlamadan, tesadüfen karşılaşır; ama bazı karşılaşmalar tesadüf değildir. Oğuzhan için Umay, ilk defa koruyamadığı bir gerçektir. Umay için Oğuzhan, ilk defa kaçamadığı bir insandır. Bu hikâye sadece bir aşk hikâyesi değil; iki yaralı insanın, birbirini iyileştirmeden önce kendileriyle yüzleşmek zorunda kaldıkları bir hayatta kalma hikâyesidir. Silahlar susar, görev biter ama travma bitmez ve bazı savaşlar kalpte verilir. ^^^^^^ Kapıya doğru yürürlerken Umay’ın adımları iyice dengesizleşmişti. Başta fark ettirmemeye çalıştı ama birkaç adım sonra topukları takıldı, vücudu öne doğru savruldu. Tam düşecekken biri kolundan Oğuzhan yakaladı. Refleksle çekmişti. Umay’ın beli elinin altındaydı. Birkaç saniye öyle kaldılar. Umay başını kaldırdı. Sarhoşluğun verdiği o bulanık bakışların içinden onu gördü.Göz göze geldiler.Müzik uzaktan geliyordu. Kalabalığın sesi boğuktu. İkisi için zaman bir an durmuş gibiydi.Oğuzhan’ın eli hâlâ belindeydi. Umay’ın nefesi düzensizdi. Gözleri kızarmıştı. O an içinden geçen her şey, sarhoşluğun verdiği o filtresiz hâlle yüzüne vuruyordu.Bir süre sadece baktı.Sonra dudakları aralandı.“Senden nefret ediyorum…” dedi fısıltıya yakın bir sesle. Ses titremiyordu. Ama içi titriyordu.Oğuzhan’ın yüzü bir an sertleşti. Ama elini çekmedi. Hâlâ düşmesin diye tutuyordu. Gözleri onun gözlerinden hiç ayrılmadı.“ Nefret Et,” dedi sakin ama ağır bir sesle. “Haklısın.” Umay’ın kaşları hafifçe çatıldı. Böyle bir cevap beklemiyordu.“Geç kaldım,” diye devam etti Oğuzhan. Sesi kısılmıştı. “Seni anlamakta… seni dinlemekte… seni tanımakta.”Umay’ın gözleri dolmaya başladı ama sarhoşluğun arkasına saklanıyordu.“Şimdi mi anladın?” dedi acı bir gülümsemeyle. “Şimdi mi fark ettin?”Oğuzhan bir an gözlerini kapatıp açtı.“Evet,” dedi. “Şimdi.”Bu kadar net söylemesi Umay’ı daha çok sarstı. Bir adım geri çekilmek istedi ama dengesini kaybetti. Oğuzhan refleksle onu tekrar kendine çekti.Aralarındaki mesafe tamamen kapandı.Umay başını hafifçe yana çevirdi.“Bırak,” dedi kısık bir sesle. “Bırak düşeyim.”Oğuzhan’ın sesi bu kez biraz daha sert çıktı.“Hayır.”Umay tekrar baktı ona. Gözleri doluydu artık.“Niye?” diye fısıldadı. “O zaman da bırakmıştın.”Bu cümle Oğuzhan’a çarptı.Bir an konuşamadı. Çenesi gerildi. Nefes aldı.“Bir daha bırakmam,” dedi sonunda, çok alçak bir sesle.Umay bu cümleyi duyunca gözlerini kaçırdı. Dudakları titredi ama ağlamadı. Sadece başını eğdi.“Geç kaldın…” diye mırıldandı.Ve o an, sarhoşluğun da etkisiyle başını istemeden Oğuzhan’ın omzuna yasladı. Sanki vücudu artık tutunacak bir yer arıyordu.Oğuzhan kıpırdamadı.Sadece durdu.Ve ilk defa, gerçekten korktuğunu hissetti. ****** Göğüsleri her solukta temas edip ayrılıyordu. “Bunu sen istedin,” dedi kısık, titrek bir sesle. Umay’ın cevabı beklemek değildi. Kalçalarını ona doğru bastırdı. O an tempo yeniden yükseldi. Yatak sarsıldı. Nefesler düzensizleşti. Umay’ın sesi artık bastırılmıyordu. Her “durma” fısıltısı Oğuzhan’ın hareketlerini biraz daha hızlandırdı. Ama bu kör bir sertlik değildi. Bu, iki insanın aynı anda kontrolü bırakmasıydı. Oğuzhan’ın eli Umay’ın belinde sıkıydı ama bilinçliydi. Her tepkisini hissediyor, her titremesini okuyordu. Umay geri çekilmiyordu. Aksine ona doğru daha çok yaklaşıyordu. “Bana bak,” dedi Oğuzhan. Umay gözlerini açtı. O an aralarındaki bağ sadece bedensel değildi. Bu bir yanma anlaşmasıydı. Tempo arttı. Daha hızlı. Daha yoğun. Daha nefessiz. Umay’ın sesi kırıldığında Oğuzhan da kendini bıraktı. Birlikte yükseldiler. Sert değil. Ama sarsıcı. Kontrolün son çizgisinde. Çözülme anında Umay’ın parmakları omuzlarına gömüldü. Oğuzhan onu göğsüne bastırdı. Hâlâ nefes nefeseydiler. “Bir daha durma deme,” dedi Oğuzhan. Umay hafifçe gülümsedi, dudakları hâlâ aralıktı. “Durma.” Ve o bakış… Tempo artık düşünerek ilerlemiyordu. Refleks olmuştu. Umay’ın elleri Oğuzhan’ın sırtındaydı. Parmak uçları istemsizce kasılıyor, tırnakları hafifçe deriye gömülüyordu. Her hızlanışta omuzları titriyordu. “Durma…” dedi yine ama bu kez sesi kırıldı. Oğuzhan bunu duydu. Ve hissetti. Umay’ın bedeni altında hafif hafif sarsılmaya başlamıştı. Nefesi düzensizleşmişti. Göğsü hızlı hızlı yükselip iniyor, kalp atışı göğsüne çarpıyordu. Oğuzhan alnını alnına bastırdı. Nefesleri karıştı. Sıcak. Hızlı. Kontrolsüz. “Bak bana,” dedi. Umay gözlerini açtı ama odaklanmakta zorlanıyordu. Dudakları aralıktı. Her nefes alışında göğsü titriyordu. Oğuzhan tempo değiştirdi. Biraz daha derin.....
Updated at
Dear Reader, we use the permissions associated with cookies to keep our website running smoothly and to provide you with personalized content that better meets your needs and ensure the best reading experience. At any time, you can change your permissions for the cookie settings below.
If you would like to learn more about our Cookie, you can click on Privacy Policy.